Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

Andıç iftirası bilerek atıldı Neşe Düzel

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: Andıç iftirası bilerek atıldı Neşe Düzel Perş. 24 Haz. 2010, 10:04

Ergun Babahan: ‘Andıç iftirası bilerek atıldı’
Zafer, “Ertuğrul’a söyle, andıçtaki isimleri yazmayalım” dedi. Ertuğrul ise “İsimleri gizleyemeyiz” diye cevap verdi. Çandar ve Birand’a böylece korkunç iftira atıldı.”
Gitmesin diye Dinç Bey, Fatih’e 500 bin dolar çek vermiş. Uzan, 1,5 milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Odasının kapısına da giderken 500 bin dolarlık çeki yapıştırmış.”
Mesut Yılmaz başbakan oldu ve elektrik dağıtımlarıyla yağma devri başladı. Basın patronları ihale yarışına daldı. Sabah batmış, biz Koçlarla cep ihalesine girdik.”
* * *
İKİNCİ BÖLÜM
Ergun Babahan’la yaptığımız konuşmanın ikinci bölümünü, dün kaldığımız yerden sürdürüyoruz.
* * *
NEŞE DÜZEL: Askerler en çok hangi tür yazılara kızarlardı?
ERGUN BABAHAN: Biz o dönemde Zafer Mutlu’yla tek tek yazarları, “Çok kritik bir dönem bu. Dikkatli yazın. Hükümete destek çıkmayın” diye ikna etmeye çalışırdık. Beynimiz yıkanmış gibiydi.
Sabah Grubu Etibank’ı satın almış mıydı o dönemde?
Dinç Bey Etibank’ı 1997’de aldı. Daha önce 1994’te 5 Nisan krizi oldu. Sabah, yeni binasını yaparken dış kredi almıştı. Dolar çok artınca bu krediyi kamu bankalarında uygun şartlarla Türk Lirası’na çevirdi. Zaten ondan sonra da siyaset bizim gazeteye girdi, eski rahatlık bitti. RefahYol yıkıldıktan sonra Mesut Yılmaz Başbakan oldu ve elektrik dağıtımları falan derken yağma dönemi başladı.
Siz o sırada yapılan bu gazetecilik hakkında ne düşünürdünüz?
Bunu bir rejim kavgası görüyorduk. Zaten Türkiye’de sol çökünce, bir sürü insanda solculuktan kala kala laikçilik ve Kemalizm kaldı. Eski solcular kökten laikçi oldular. Hasan Cemal Kürtler kitabını yazana kadar, biz, Diyarbakır cezaevinde olup bitenlerden bile habersizdik... Sabah’ta, Türkiye’nin gerçeklerinin dışında böyle bir Lale devri yaşıyorduk.
Bütün büyük gazetelerin askerle ilişkileri sizinki gibi miydi?
Bütün medya patronlarında, kendilerini güvence altına almak adına askerle iyi geçinme diye bir kaygı vardı. Hem hayati tehlike bulunuyordu hem de askerin devlet içindeki gücü biliniyordu.
Andıç olayını hatırlıyor musunuz?
1999’da oldu. Hatırlıyorum.
O belge geldiğinde ne düşündünüz?
Belge gelmedi. Şemdin Sakık’ın ifadesi bir haber olarak geldi bize Ankara bürodan. Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarına dair iddialar vardı ifadede. Ankara’dan faksla bu haber geçildi İstanbul’a. Zafer Mutlu, Dinç Bey’le teknedeydi. Bana, “Ertuğrul’la konuş, andıçtaki isimleri kullanmayalım” dedi. Ertuğrul Özkök’ü, isimleri kullanmayalım diye aradım.
Ne dedi?
“Herkesi yayınlıyoruz. Bunu yayınlamasak olmaz. İsimleri gizleyemeyiz. İsimleri birinci sayfada değil, iç sayfada kullanalım” dedi. Ama akşam yedi buçuk, sekizde aradı. “Kanal D isimleri verdi. Biz isimleri birden giriyoruz” dedi. Bunun üzerine biz de haberi ve isimleri, “Korkunç ifşaat” diye birinci sayfadan verdik.
Şemdin Sakık, yakalandıktan sonraki sorgusunda, bazı gazeteciler hakkında “PKK’dan para alıp yazı yazıyorlar” diye ifade vermeye ve imzalamaya zorlanıyor. Bu gazeteciler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Akın Birdal var. Sakık, bu ifadeyi imzalamıyor. Ama düzmece ifade ‘andıçta’ yer alıyor ve yayınlanması için büyük gazetelere ve bazı televizyonlara gönderiliyor. Nitekim “Sakık’tan itiraflar” diye bu gazeteciler PKK’yla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla hedef haline getiriliyorlar. Siz o gün elinize geçen belgenin, düzmece bir belge olduğunu anlamadınız mı?
Anladık tabii ki.
Peki o zaman, niye kullandınız? İnsanları hedef gösterip öldürülme tehlikesinin içine attınız?
Genelkurmay’dan kullanacaksınız diye emir gelmiş herhalde. Zafer Mutlu, “Bu haberi kullanmazsak, bu adamların hayatı o zaman tehlikeye girecek” dedi. Sanıyorum böyle bir imada bulunulmuştu. Zaten benim 28 Şubat’la ilgili kuşkularım o noktada başladı. Rahmetli Ercan Arıklı, andıç haberine ve gazetelerin askere böylesine teslim olmasına çok sinirlenmişti. Bize, “Oğlum yapmayın. Bırakın gidin gazeteciliği. Şart mı sizin gazetecilik yapmanız?” dedi. Biliyorsunuz...
Neyi?
Aslında ortada Şemdin Sakık’ın ifadesi yoktu. Adamın imzalamadığı ifadeyi gazetelerin Ankara bürolarına fakslıyorlar. Ankara o ifadeden haber yapıyor ve İstanbul’a gönderiyor.
Dahası... 28 Şubat’ın Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şemdin Sakık’ın o ‘ifadesine!’ üstelik kendi el yazısıyla eklemeler yapıyor, Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarını yazıyor.
Galiba işin içinde eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da var. Çünkü Şemdin Sakık, anılarını yazdığı yeni kitapta açıkladı ki... O sırada, Diyarbakır Yedinci Kolordu Komutanı olan Yaşar Büyükanıt da o sorgudaymış. Hatta Sakık’ın, o imzalamadığı ifadelerinin alındığı o sorguda, Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ da varmış.
Büyükanıt, Şemdinli’deki bombalama olayı olduğunda Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı ve bombalamayı yapanlar için “Tanırım. İyi çocuktur” demişti ve bu açıklamasıyla Şemdinli Davası’na açıkça müdahale etmişti. Şimdi ‘iyi çocuklar’ olayına nasıl bakmalıyız biz?
Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocuklara’ niye sahip çıktığı şimdi anlaşılıyor tabii. Şemdinli bombalamasının bu ‘iyi çocukları’ şimdi nerede? Önce davalarını askerî mahkemeye aldılar... Sonra bunları bir yerlere tayin ettirdiler ve unutturdular. Düşünün, sorgu yapılmış, düzmece ifadeler alınmaya çalışılmış ve daha sonra genelkurmay başkanı olacak olan kişi de o sorguyu izlemiş. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir olay geçiştirilemez.
Peki... Andıç haberiyle ilgili gazete yönetiminde bir tartışma oldu mu, ‘basalım mı basmayalım mı’ diye?
Hayır. Sabah’ta öyle tartışmalar olmazdı. Karar verilince yapılırdı. Zafer Mutlu, Cengiz’in vurulabileceğinden çok korkuyordu. Böyle bir bilgi de gelmişti. Ayrıca “Onları gazeteden atın” diyorlar. Gazetenin Birand’la ilişkisi iyi değildi. O gönderildi. Cengiz’e üç gün yazı yazdırılmadı. Dinç Bey, “Bu ayıp ya” dedi ve Cengiz yazmaya başladı. Sabah’ın büyüsünü bozan ve aşağıya gidişinin başladığı bir süreçtir bu. Oysa Dinç Bilgin’in Yeni Asır’dan beri bize verdiği örnek hep şuydu.
Neydi?
“Şimdi siz burada gazete yapıyorsunuz. Gazetenin kapıdaki güvenlik görevlileri tabancalarını çekip gelseler ve size, ‘Siz bu işi yapamıyorsunuz. İnin aşağıya, gazeteyi biz yapacağız’ deseler... Bu ne anlama geliyorsa, askerlerin de siyasetçilere, “Siz bu ülkeyi yönetemiyorsunuz. Yönetime el koyuyoruz’ demesi aynıdır.”
O belge yayımlandıktan sonra ne hissettiniz?
Ben de ölümden kurtardığımıza inanıyordum. Kısa bir süre sonra RefahYol hükümeti düştü. Mesut Yılmaz Başbakan oldu.
Hürriyet o belgenin düzmece olduğunu biliyor muydu?
Bence biliyordu. Andıç’ta adı geçen gazeteciler, Kürt meselesinde demokrat çizgideydiler. Bekaa’ya gidip röpörtaj yapmaları da rahatsız etti herhalde.
Sadece onlar mı Apo’yla ya da PKK’yla röportaj yaptılar?
Şimdi öğreniyoruz ki, gazetecilerin bir kısmı oraya devlet adına gitmişler. Konuşma bantlarını önce götürüp MİT’e teslim etmişler. Oralara gazeteci kılığında gidip aslında devlete çalışan çok insan vardı... Bizim o dönemde en büyük ayıplarımızdan biri de şuydu. Erbakan, kendi tabanının imhasına dönük olan 28 Şubat kararlarını imzaladığında, “Paşa paşa imzaladı” diye manşet attık biz. Bir siyasetçi için çok aşağılayıcı bir başlıktı o.
Gazeteci için de aşağılayıcı bir başlık değil miydi sizce o? Bir ülkede siyaseti bitirmek, malzemesi söz olan gazeteleri ve gazetecileri de bitirmek demek değil midir?
Söylediğim gibi biz o zaman öyle görmüyorduk. Ben dahil bazılarımız çok laikçi davranıyorduk. Bazıları da, ‘aman bu düzen değişmesin, fıstık gibi hayatım bozulmasın, işim bitmesin’ diyerek o günkü sürece sahip çıkıyordu. Çünkü profesyonel olarak çok iyi paralar alınıyordu, sınıf atlanmıştı, yeni hayatın getirdiği zenginlik sürdürülmek isteniyordu.
O belgenin yayımlanmasından sonra Akın Birdal vuruldu. Demek ki andıçtaki isimleri yayımlamak hayat kurtarmak anlamına gelmiyor. Birdal vurulunca ne hissettiniz?
Çok rahatsız olduk.
Gazetede bu konuda konuştunuz mu?
Biz, Zafer Mutlu’nun odasında toplanıp her konuda çok konuşurduk. Ama işin çivisi çıkmıştı ve biz iktidara teslim olmuştuk. Mesela Can Ataklı deprem olduğunda televizyonda hükümeti çok sert eleştirdi. Hüsamettin Özkan başbakan yardımcısıydı. Küplere binmiş, Zafer Mutlu’yu aramıştı. O da çok paniklemişti. Gazeteyi, bir takım insanları memnun etmek için yapmaya başlayınca, gazete sönüyor. Gazeteye neyin girmeyeceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Gazeteye neyin girmesi gerektiğini unutuyorsunuz.
Gazetecilik mesleğinden iğrendiğiniz oldu mu hiç?
O dönemde, çok oldu. 28 Şubat sürecinde meğer ağır depresyon geçirmişim. Şimdi fark ediyorum. İşten nefret ediyordum. Gittiğim her yerde uyuyordum. Kimseyle konuşamıyordum. 1999’da Yeni Binyıl’ın genel yayın yönetmeni oldum. Ben o sırada Sabah’ı ve Etibank’ı güçlü bir müessese olarak görüyorum. İhlas’ın bankasıyla, Yurtbank’la ilgili sert haberler yapıyordum. Bir gün Dinç Bey geldi. “Bunu yapmayın artık. Biz de sıkıntıdayız” dedi. İhlas’ın sahibi Enver Ören’in gönlünü almak için ziyarete gitti. Sonra gazete için Ören’le bir röportaj yapıldı. Gazetecilik açısından artık kıpırdayamaz bir hale gelmiştik.
Nasıl?
Meğer biz de batıkmışız. Ben sürekli gazetenin mutfağında olduğum için o dönemde daha safmışım. Mesela Fatih Çekirge olayını bile daha sonra öğrendim.
Fatih Çekirge olayı dediğiniz nedir?
Fatih, Star gazetesine gitmesin diye Dinç Bey ona 500 bin dolarlık çek vermiş. Uzan, bir buçuk milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Star’a giderken de, Ankara’da Sabah’taki odasının kapısına 500 bin dolarlık çeki yapıştırıp öyle gitmiş Fatih.
Politikacılarla gazetecilerin ilişkileri nasıldı?
Çok yakındı. DYP-SHP koalisyonu vardı. Deniz Baykal, seçimi kazanarak, Murat Karayalçın’ın elinden genel başkanlığı aldı. Baykal, Necdet Menzir’in bakanlığı yüzünden koalisyonu bozdu. Baykal, Mehmet Ali Birand’a bir televizyon programında, “Menzir giderse, koalisyona devam ederiz” dedi. Bunun üzerine Zafer Mutlu Ankara’ya gitti ve o koalisyonun kurulmasında kilit rol oynadı. Baykal’la görüşüp, Çiller’le görüşüyordu. Çiller’le görüştükten sonra da Baykal’la görüşüyordu.
Gazeteler hükümet kuruyorlardı, öyle mi?
Tabii. Bakan da değiştiriyorlardı. Mesela 28 Şubat’tan sonra DYP’den epey bakanın ve siyasetçinin istifa etmesinde gazetelerin çok payı oldu. Refah’la koalisyonu sürdüren DYP’yi erittiler. Hükümeti düşürmek ve DYP’yi parçalamak için bakanlar istifa ettirildi. Bazı bakanlara istifa etmeleri için, Alevi kökenlerinden dolayı baskı yapıldı.
28 Şubat’tan sonra Mesut Yılmaz başbakan oldu. Onunla ilişkileriniz nasıldı?
Geçmişte çok iyiydi. Hatırlarsanız, onu Sabah başbakan yaptı. ANAP’ta genel başkanlık yarışında, Akbulut’a karşı, “Başbakan’ı tanıyalım” diye Mesut Yılmaz ve ailesiyle ilgili tam sayfa haber yapmıştık. O günlerde Mesut Bey bize müteşekkirdi. Ama sonra Gümrük Birliği konusu gündeme geldi. Doğan Grubu ve Koçlar, Gümrük Birliği’ne karşı çıktılar. Dinç Bey ise Gümrük Birliği’nden yanaydı. Zaten Dinç Bey hep Avrupa Birliği’ne inandı. Dolayısıyla biz Tansu Çiller’in Gümrük Birliği politikalarına destek verdik. Sabah’la Doğan Grubu arasındaki ilk çatışma AB ekseninde yaşandı. 28 Şubat’tan sonra tekrar Yılmaz’la dost olundu.
Gazeteciler kendi aralarında bu konuda neler konuşurlardı?
Hükümetler kuruluyor, bakanlar atanıyor, bakanlar istifa ettiriliyor... O zaman bunlar hoşunuza gidiyor çünkü kendinize bir güç atfediyorsunuz.
Yaptığınız işin hatalı olduğunu yaparken biliyor muydunuz?
Hayır. Ben 2002’den itibaren değişmeye başladım. Farklı kesimlerle, daha demokrat, muhalif insanlarla tanıştım. Gözlerimdeki perde yavaş yavaş kalktı. Bizim demokratik kültürümüz gelişmemişti. 12 Eylül’den dolayı askere öfkeliydik, 28 Şubat’ta asker irticayı eziyor diye belki memnunduk.
Bu konularda açıkça itiraflarda bulunmaya ve medyanın günahlarını açıklamaya nasıl karar verdiniz?
Kendi içinde yaşadığın bir utancı saklayarak yok edemiyorsun. Gerçeği herkes biliyor zaten. Ne yaşadığını, ne yaptığını anlatman lazım ki, insanlar bir daha böyle şeyler yapmasınlar. Dinç Bilgin’in açıklamaları sürpriz oldu. Bence o dönemin en ağır bedellerinden birini o ödedi.
Peki, o dönemde siyasetçiler gazeteden yazar attırırlar mıydı?
Gazeteden yazar attırmak, 28 Şubat’tan sonraki dönemde siyasetçilerin çok hoşuna gidiyordu. Mesela Mesut Yılmaz ya da Güneş Taner Mehmet Barlas’ı Sabah’ta istemediler.
Aynı dönemde Mehmet Barlas’ın eşi yazar Canan Barlas da gazeteden atıldı.
O dönemde gazete patronları Ankara’da ihale yarışına dalmışlardı. Sabah elektrik dağıtımı, cep telefonu ihalelerine giriyordu. Halbuki biz bilmiyoruz, o sırada para yok, Sabah batmış. Ama Koçlarla birlikte Uzanlara karşı cep telefonu ihalesine giriyor.
Medya temizlenebilecek mi sizce?
Çok zor. Medya üzerinden güç sağlama, ilişki kurma, siyasete yakın durma işleri bitmedikçe medya temizlenemez. Bugünkü sistem hâlâ bu. Gazete kendi başına bir ürün olmaktan çıkmış, patronun diğer işlerini kolaylaştırmak için bir araç olmuş durumda. Bugün Hürriyet dışında kâr eden gazete yok. Herhalde gazeteler gazetecilik aşkından çıkarılmıyorlar. Ayrıca medyanın seviyesi gittikçe düşüyor. Çünkü medyaya yeni ve kaliteli insanlar gelmiyor. Eğer güdülerine hâkim olamazsan, bugün gazetecilik imkânların ötesinde bir hayat sağlıyor insana. Ama şu da var. Taraf’la birlikte gazetelerin artık haber saklama keyfiyeti ve lüksü sona erdi.
Medyanın arınması için neler yapılmalı?
Taraf gibi sadece gazetecilik yapan üç, dört gazete daha çıkarsa, medya arınır. Gazetecilik zengin olma mesleği değildir. Bu bilinmeli. Zengin olama hayali olan bu mesleğe hiç bulaşmamalı. Gazeteci ünlü olabilir, ama çok zengin olamaz. Türkiye’de bir dönem ölçüler kaçtı, gazetecilikle ilgili bakışlar çarpıldı, ruhlar kirlendi. Herkes Taraf’ın yaptığını yapamaz.
Niye?
Onun yaptığı çok zor bir iş. Ayrı bir kararlılık gerekiyor onu yapmak için. Ama kitle gazetesi çıkaracaksan, gazeteci olarak işsiz kalmayı hep göze alacaksın. Gazetecilik ancak böyle yapılabilir. 28 Şubat süreci gazetecilerin hem ruhunu satın aldı hem de onları çok pasifize etti. Manşetler değiştirilebiliyor, her şeye müdahale edilebiliyor. Kimse itiraz etmiyor.
Bugün de böyle değil mi?
Bütün gazetelerde böyle. Genel yayın yönetmeninin tepesinde oturan kişi gazetenin siyasi çizgisine bire bir karışıyor. İnsanlar, ‘kime hizmet ediyor?’ diye gazetelerin manşetlerinden kuşkulanmakta haklılar. Hatırlıyorum da... Biz Sabah’ta bir dönem her giden Emlak Bankası genel müdürünün ardından, yaptığı usulsüzlüklerle ilgili olarak “Yamyamlar” diye haber yapıyorduk. Yeni gelen genel müdürü memnun ediyorduk. Sonra o da gidiyordu, ona da küfrediyorduk. Meğer o sırada biz de Emlakbank’tan sürekli kredi alıyormuşuz.
Bu ülkede uzun yıllar mafya çok etkili oldu. Hele 28 Şubat sürecindeki ganimet paylaşımında mafya babaları çok güçlülerdi. Bugün ise mafya babalarının hepsi cezaevindeler. Gazetecilerin mafya babalarıyla ilişkileri nasıldı?
Mafya o dönemde gazetecileri tehdit ederdi. Bir gün Erol Evcil’in asker kaçağı olarak askerî mahkemede yargılandığına dair tek sütun bir haber yayımladık. Pazar öğleden sonraydı, gazetedeydim. Alaaddin Çakıcı aradı. Bana, “Sizin işiniz yazı yazmak. Benim işim de yazı yazıp benim kafamı bozanları vurdurmak. Türkbank işini yazmayı da bırakın. Yirmi milyon dolar alıp, oradan emekli olacağız biz” dedi. Mafya gazetecileri ve patronları doğrudan tehdit ediyordu o dönemde.
Patronları nasıl tehdit ediyordu mafya?
Bir gün Çakıcı yakalandı ve serbest bırakıldı. Sabah’ta haber, “Çakıcı yakalandı” diye çıktı. Çakıcı bir arkadaşımız aradı. “Dinç Bilgin’in torunu nerede okuyor, ailesi hangi arabalara biniyor, hafta sonları ne yapıyorlar, hepsini biliyorum. Bunun bedelini ödeteceğim” diye tehdit etti. O dönemde mafya böyle tehdit ederdi ve ondan korkulurdu. Ben çok telaşlandım ve Çakıcı’nın tehdidini Dinç Bey’e aktardım. Bana moral verdi.
Ne dedi?
“Boş ver, herkesin bir işi var. Onların işi tehdit etmek, bizim işimiz gazete çıkarmak” dedi. Siz de bilirsiniz. Bu mafya türü örgütlere yıllarca kimse dokunamadı. Çok şımarıktı bunlar. Çünkü mafyaya karşı hiçbir koruma yoktu ve mafya, Ergenekon türü yapılarla iç içeydi. Yakalandıklarında, devletten bazıları araya giriyordu ve serbest bırakılıyorlardı. Bunların kökü, AK Parti döneminde tamamen kazındı. Bence Ergenekon’un ortaya çıkmasında, mafyanın içeride olmasının etkisi de vardır.
neseduzel@gmail.com
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: Geri: Andıç iftirası bilerek atıldı Neşe Düzel Perş. 24 Haz. 2010, 10:18

İyi çocuklar”-“Kötü gazeteciler”…
Tüm “kirli çamaşırlar” bir bir ortaya dökülüyorlar. “Gerçeklerin kötü bir huyu vardır, bir gün mutlaka ortaya çıkarlar” hesabı.
Bir süre önce Şemdin Sakık’ın “Şiddetin Sefaleti” adlı bir kitabı yayımlandı. Sakık, 1998’de Diyarbakır Jandarma İstihbarat Merkezi’nde yapılan sorgusuna Şemdinli sanığı astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’in katıldıklarını belirtiyor ve “ülkenin ileri gelen gazeteci, yazar ve siyasetçilerinin örgütü (PKK) yardımcı olduklarını, para karşılığında örgüt propagandası yaptıklarını itiraf etmemi istediler” diyor ve “onları katıldıkları tartışma programlarından ve gazete köşelerinden tanırım” cevabını verdiği ama sorgucularını “ikna edemediğini” ekliyor.
Sorguyu yapanlar Sakık’ın önüne birkaç kağıt koyuyorlar ve imzalamasını istiyorlar. Bu kağıtların ne olduğunu sorduğunda “Önemli şeyler değil, ifadenden arta kalanlar” cevabını alıyor. “Koyu puntolarla yazılmış isimleri gödüm. Hepsi de sorguda isimleri geçen insanlardı. Belgeyi imzalamayı kabul etmedim” karşılığını veriyor.
Ve sorgusunu dönemin 7.Kolordu Komutanı’nın (Yaşar Büyükanıt) da izlediğini bildiriyor. Sorguyu yapanlar ise daha sonra Şemdinli olayının failleri olarak ortaya çıkan isimler. Yaşar Büyükanıt onlardan “iyi çocuklar” diye söz etmiş. Müebbet hapis talebiyle yargılandıkları halde, askeri yargı tarafınan serbest bırakılmışlar. Soruşturmayı yürüten savcı Ferhat Sarıkaya ise ışınlanmıştı.
Şemdin Sakık’ın anlattığı sorgu, benim adımın da dahil olduğu 1998’in meşhur “Andıç” olayının arka planı. Yazdıklarının doğru olduğunu ben biliyorum, zira DGM Savcılığı’nda bana gösterilen Şemdin Sakık’ın ifadesinde bizimle ilgili olumsuz tek bir söz yoktu. Kendisinden istenen “itiraf”ı yapmamıştı.
Bizim isimlerimiz, “kirli bir tertip” ile Genelkurmay bünyesinde hazırlanan “Andıç”ta yer almış ve basında yayımlanması sağlanmıştı. Zaten yakın geçmişte bizzat Yaşar Büyükanıt, yapılanın “yanlış” olduğunu “itiraf” etmişti.
*** *** ***
O dönemde Sabah gazetesi yazı işleri müdürü olan Ergun Babahan’ın önceki gün ve dün Taraf’ta Neşe Düzel ile yaptığı uzun röportajda o döneme ilişkin “itiraflar”ı yayımlandı.
Neşe Düzel soruyor: “O belge geldiğinde ne düşündünüz?”
Ergun Babahan cevaplıyor: “Belge gelmedi. Şemdin Sakık’ın ifadeesi bir haber olarak geldi bize Ankara bürodan. Cengiz Çandar’la M.Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarına dair iddialar vardı ifadede. Ankara’an faksla bu haber geçildi.”
Neşe Düzel, “Siz o gün elinize geçen belgenin düzmece bir belge olduğunu anlamadınız mı?” diye soruyor.
Ergun Babahan, “Anladık tabii ki” diye cevap veriyor. Bir yerde Neşe Düzel, “Hürriyet o belgenin düzmece olduğunu biliyor muydu?” diye sorusunu yineliyor ve Ergun Babahan “Bence biliyordu. Andıç’ta adı geçen gazeteciler, Kürt meselesinde demokrat çizgideydiler” diyor.
Söyleşinin bir başka yerinde ise “Zafer Mutlu Cengiz’in vurulabileceğinden çok korkuyordu. Böyle bir bilgi de gelmişti. Ayrıca ‘Onları gazeteden atın’ diyorlar” diye anlatıyor. “O belge yayınladıktan sonra ne hissetiniz?” sorusunu ise “Ben de ölümden kurtardığımıza inanıyordum” şeklinde karşılıyor.
Hakkımızda görülmemiş bir “iftira”nın yayımlanmasının aslında bizi/beni “ölümden kurtarmak” amacıyla yayımlandığının açıklaması. O “düzmece belge” yayımlandıktan on gün sonra Akın Birdal’ın üzerine bir şarjör kurşun boşaltıldı.
Ergun Babahan, bütün bunları 28 Şubat’tan 12 yıl sonra niçin anlattığını da şöyle açıklıyor:
“Kendi içinde yaşadığın bir utancı saklayarak yok edemiyorsun. Gerçeği herkes biliyor zaten. Ne yaşadığını, ne yaptığını anlatman lazım ki, insanlar bir daha böyle şeyler yapmasınlar.”
Ergun, iyi ki anlattı bunları. “Herkes” gibi ben de “gerçeği” biliyorum zaten ama “kendi içinde utanç yaşaması gereken” insanlar aranıyor şimdi. Ankara bürosundan kim, kimden aldı o “düzmece belge”yi? Kim kime, kimin tarafından benim vurulabileceğim bilgisini iletti?
Bunları bilmeye ihtiyacımız var ki, böyle şeyler bir daha yaşanmasın.
*** *** ***
Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, görevde olduğu bir sırada hiç gereği yok iken ve kimse öyle bir şey söylememişken, bir basın toplantısında “Türk Silahlı Kuvvetleri bir suç örgütü” değildir demiş ve bu sözleri söylemiş olduğu için çok kişiyi şaşırtmıştı.
Türk Silahlı Kuvvetleri, elbette bir “suç örgütü” değildir, adı üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri. Ama içinde çok sayıda “sanık” barındırdığı son ayların, son haftaların gelişmeleriyle gün ışığına çıktı.
Şimdi yapılması gereken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinin ciddi bir temizlikten geçirilmesi. Oysa bakıyoruz, Genelkurmay Başkanı, tıpkı 12 yıl önceki “iyi çocuklar” gibi, Üçüncü Ordu Komutanı’na kefil oluyor. “İyi çocuktur” demeye getiriyor.
Oysa Üçüncü Ordu Komutanı, mahkemece kabul edilen bir iddianamenin bir numaralı sanığı ve hakkında 5 ila 10 yıl hapis cezası isteniyor. “Suçlu” denilemez ama ağır cezada yargılanan bir sanık konumunda. Genelkurmay Başkanı, öyle bir sanığa arka çıkmakla hiçbir şey yapmıyorsa bile “Açılan ve yürüyen bir dava hakkında açıklama yapmak ağır suç kapsamına girer” şeklindeki Anayasa’nın 288. Maddesini ihlal etmiş olmuyor mu?
Türk Silahlı Kuvvetler Personel Kanunu’nun 65. Maddesi, “beş yıl ve daha fazla ceza gerektiren suçlardan yargılananların açığa alınması” yetkisini Milli Savunma Bakanı’na vermiyor mu?
Milli Savunma Bakanı niçin yetkisini kullanmıyor?
Başbakan, Milli Savunma Bakanı’na niçin bu yetkiyi kullanması talimatını vermiyor?
Ve niçin Genelkurmay Başkanı, Ankara’da bir resepsiyonda Ergenekon davasından ağır hapis talebiyle yargılanmakta olan emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile yüzlerinde gülücükler görüşüyor?
Hani Hurşit Tolon, sağlık nedenleriyle tahliye edilmişti? Genelkurmay Başkanı’nın davetlisi olarak resepsiyonda ne arıyor?
Ve resepsiyondan bir başka fotoğraf; her Genelkurmay Başkanı’nın çevresini insan haysiyeti kavramı açısından hüzün uyandıran aynı yüz ifadeleriyle alan aynı medya mensupları. Şimdiki Genelkurmay Başkanı, o aynı kişilere, bize duyurulmak üzere olsa gerek, basında yapılan bazı haber ve yorumların Askeri Ceza Kanunu’nun 95. Maddesine aykırı olduğunu ve bu maddenin üç yıldan altı yıla kadar hapis cezasını içerdiğini hatırlatıyor.
Anayasa’dan ve adli yargıdan özerkleşmiş askerler; buna karşılık askeri yargı tehdidi altında biz basın mensupları.
Sahi, “sivil dikta rejimi”ne doğru yol alıyorduk, öyle değil mi?
cengiz çandar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

Andıç iftirası bilerek atıldı Neşe Düzel

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DÜNYA VE ÜLKEMİZDE YAŞAM :: Sosyal Hayat & Medya :: RÖPORTAJ -

/

forum kurmak | Sanat, Kültür ve Hobiler | Other literature | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Ücretsiz bir blog yaratın