Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

"SATILIK OSMANLI"

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: "SATILIK OSMANLI" Perş. 14 Mart 2013, 19:27

"TARİH"İ BİR TRAVMA İÇİNDEYİZ

Yazdığı her yazı, kitap gündem oluşturan ve gerek yakın gerekse uzak tarihimizdeki ‘bilinen gerçekler’i tartışmaya açan Mustafa Armağan yine tartışılacak bir eserle okuruyla buluştu. Harf inkılâbından, hilafete, ırkçılıktan, Sevr’e birçok konuda ezber bozan yazıların yer aldığı kitabını Mustafa Armağan’la konuştuk.

‘Osmanlı satılığa çıkarıldı’ diyorsunuz. Çok iddialı bir söylem değil mi? Satan kim? Satılan ne?

Daha ağırını dememek için ‘satılığa çıkarıldı’ dediğimi bilmenizi isterim. Osmanlı Devleti Mondros’la birlikte öyle bir kapana kıstırıldı ki, ölüm gösterilip sıtmaya razı edildi. Bir başka deyişle Sevr gösterilip Lozan’a razı edildi.

Peki Sevr neydi?

Bir daha bu coğrafyada bir Osmanlı vücut bulmasın diye dibine kostik asit dökmek demekti. Rengi ve şekli değişince bu tehlikeli madde kullanışlı hale gelir diye düşünüldü. Ancak Sevr masa başında imzalansa da, Osmanlı yöneticileri ve Padişahı tarafından bütün zorlamalara rağmen imzalanmadı. Kadük kaldı, Churchill’in deyişiyle ölü doğdu. Ama Akif’in Nasrullah Camii’ndeki feryadında gördüğümüz gibi büyük bir panik yaratmaya başardı ve en büyük hizmeti, Lozan’a razı etmek şeklinde karşımıza çıktı.
Sorunuzun cevabı tam burada gizli: Sevr’in ıslah ve tadil edilmiş şekli olan Lozan (harita ölçeklerine varıncaya kadar aynıydı), bağımsızlığımızı rehinden kurtardı kurtarmasına ama karşılığında kostik asiti kendi elimizle üzerimize dökmeyi bize kabul ettirmiş oldu. Sonuçta Batılılaştık, ‘beyaz’laştık (Afet İnan 1961’de çıkan “Kadın Haklarının Kazanılması” adlı kitabında bile “Esasen ırk tipi bakımından Garplılardan farklı olmayan Türk kadını”ndan söz ediyordu!) ve beyaz oluşumuzun önündeki utanç verici engel veya safralardan kurtulmak için çırpındık durduk. İşte tam da kimliğimizin ‘satılması’ bu aşamada gerçekleşti ve Ayasofya’da somutlaştı.

Ayasofya’nın nasıl bir yeri var ‘satış’ta?

Ayasofya bu pazarlıkta satıldı. Müze yapılması, Fetihten dolayı özür dilemenin başka bir yolu değil midir? Camilerin, medreselerin kapatılması, vakıfların kiralanıp satılması, Arapça ezanın, Arapça ve Farsça öğretiminin yasaklanması, medeni kanuna, yer isimlerine, alfabeye ve soyadına varıncaya kadar bayrak hariç neredeyse bütün kültürel kodların değiştirilmesi ve nihayet Asyalı değil, Avrupalı beyaz ırktan olduğumuzun ispatı peşine düşülmesi satılmanın aşamalarıdır sadece. Yapılan iş iddialı ve büyük olunca buna karşı çıkmak ve ‘Bakın bunlar normal işler değil, Avrupa’nın başına bu anormal ‘devrim’lerin yüzde biri gelmiş değil demek’ de iddialı kaçıyorsa kaçsın. Ne yapalım!

Cumhuriyet döneminden bugüne Osmanlı’dan nefret eden ve onu hor gören bir kesim var. Aynı şekilde Osmanlı’yı her türlü eleştiriden münezzeh tutan bir kısım insanlar da var. Bu durumu neye bağlıyorsunuz? Tarihte gerçeği kabul mümkün olmayacak mı bu coğrafyada?

Bu tam bir tarih travmasının tezahürüdür. Ancak sömürge ülkelerinde görülebilen bir garipliktir ya da. Sömürgeciler işgal edip önceki yönetimi kötüler ve sizi kurtardığını söyleyerek yeni bir tarih öğretirler. Tabii ki kendileri ‘kurtarıcı’ pozisyonundadır. Buna inanan inanır ama inanmayan da Chakrabarty’nin dediği gibi zihnini ikiye böler ve bir yandan işini yürütürken öbür yandan eski rejimin manevi kodlarına içten içe ve sadakatle bağlanır. Eski rejimin en büyük günahları bile sömürgecinin iyiliğinden üstün görünür gözüne. Böyle iki hayalî tarihin çarpışmasına sahne olur bu ülkeler.

Biz sömürge miydik?

Sömürge olmamakla birlikte adeta sömürge olmuş gibi bu gerilimin içine sürüklendik. Biraz önce söylediklerinizde haklısınız, iki uç da sağlıklı değil. Ancak bana hangi tarafta olmak isterdiniz? diye sorsanız ikincisini seçerdim.

Niçin?

Yanlış da olsa en azından kendine ait sahih bir şeyi dillendiriyor da ondan. İlki, tamamen kiralık katil psikolojisi zira. Batı, girdiği ülkedeki aydınları kiralayıp kendi evine gönderiyor, kendi yerine tarumar etsinler diye. Daha geçen yıla kadar Konservatuarımızda Türk müziği öğretimi yasaktı. Hat sanatını yasaklıyorsunuz, yıllık geliri 100 dolar olan bir ülkede yabancı heykeltıraşlara zevksiz heykelleri için yüz binlerce lira ödemeyi sözüm ona çağdaşlığın, milliyetçiliğin gereği sayıyorsunuz.

Yıkılan, yok edilen camiler meselesi var bir de. Nedir bu konunun aslı?

Ben ‘Gerçek gerçeğe” ulaşmak için en azından namuslu bir içe kapanışı yeğleyenlerden biriyim. Ve haykırıyorum: Afyon’da heykel yaptırmak için 500 yıllık Umurbey Camii’ni yerle bir edenler tarih karşısında sorumlulardır, bir. Caminin yerine yapılan heykel için Krippel’e alacağının üstüne 6 bin dolar ikramiye(!?) ödeyenler iki defa sorumludurlar. Osmanlı Devleti kamunun hiçbir işine yaramayan heykel yaptırmak yerine hiç değilse camiler yaptırmıştı ki, kalanlara Obama’ları ziyaret ettiriyoruz. Acaba hangi heykel karşısında Sultanahmet’teki kadar huşu duyurabiliyoruz ziyaretçilere? Binlerce heykel dolu ortalık ama sanatsal sonuç sıfır. Öte yandan bozduklarımız hariç hangi Osmanlı camisinin çirkin olduğunu söyleyebilirsiniz? Mesele bu işte. Bunu söyleyince ‘Osmanlıya toz kondurmuyor’a çıkıyor adımız. Varsın çıksın. Osmanlı hiç değilse Antep savunmasında kahramanlarımıza göğsünü siper etmiş koca Çınarlı Camii’ni yıktırıp yerine uyduruk bir anıt dikme rezaletini işlemezdi.

Harf İnkılâbı kimileri için devrim ve çağdaşlığın nişanesi kimileri için de kendi geçmişine ihanetin. Harf İnkılâbının amacı neydi ve olmasaydı ne olurdu?

Harf İnkılâbının amacı, bu toprakların İslamiyet’le, Kur’an’la ve Müslümanlarla olan bağını kesmekti. Başarıldı bu. Şimdi edebiyat fakültelerimiz Osmanlıcayı sanki yabancı bir dil gibi öğretiyor ve yapılan tezlerin hatırı sayılır bir kısmı Osmanlıca metinleri Latin harflerine çevirmekten ibaret. Yani 90 yıldır patinaj yapıyoruz. Bir Japon veya Alman turistten ne farkımız var Sultanahmet’e girince? O da okuyamıyor, biz de! Eşitlik sağlanmış olmadı mı? Hepimiz turistlerle eşit hale gelmedik mi? İtiraf edelim. Bazen 1920’lerin İngilizce gazetelerini okurken tuhaf oluyorum. İnsan mevcut İngilizcesiyle kendi diliyle okuyamadığı 90 yıllık bir gazeteyi okuyunca enayi yerine konulmuş olduğunu fark ediyor. Onların kültürel tradisyonları kesilmemiş, bizimki kesik. Peki neden biz kurban olduk da onlar değil?

Kafatasçılık, milliyetçilik tartışmaları hiç eksilmedi ülke gündeminden. Derin Tarih Dergisi’nde de bu konuyu işlediniz ve Atatürk’ten Kafatasçılık Dersleri başlığını kullandınız. Nedir bu kafatasçılık tartışmasının aslı?

1920’lerin ortalarından itibaren Kürt sorunu bir yandan, İslamiyet’ten uzaklaşınca onun yerine bir ideoloji ve tarih koyma kaygısı diğer yandan Cumhuriyet yöneticilerini Türklük üzerinde ırkçılığa varacak kadar katı bir milliyetçiliğe sürükleyecekti. Dili, tarihi, kültürün geleneksel dokusunu eskilerin tozundan temizleyelim derken imdada Orta Asya’dan göçlerle dünyaya dağılan müthiş bir ‘ırk’ın başarıları tezi yetişti. Türk ırkı binlerce yıldır medeniydi, dünyaya medeniyeti o yaymıştı, bütün diller Türklerden çıkmıştı gibi saçma bir iddianın aynı zamanda Atatürk’ün Derin Tarih’te yayınladığımız bir belgedeki sözünde geçtiği gibi ‘Yunanlar da Türktü’ gibi inanılmaz bir formüle dönüşmesi, Yunanları kendi safımıza çekerken bin yıldır kardeşimiz olan İslam ülkelerinin ‘pis Araplar’ diye itilip kakılması son derece anlamlıdır.

İşte 1930’lar boyunca giderek dozu artan ırkçılık eğilimi, bizzat Atatürk’ün kafatasının ölçülmesine kadar varmıştır. Ancak kafatası ölçüm aletinin 64 bin Anadolu insanının kafasına yerleştirilip fişlenmesi, meselenin korkutucu bir boyuta doğru seyrettiğinin alametlerinden sadece birisidir. Diğeri Mimar Sinan’ın mezarından kafatasının çıkarılarak ölçülmesidir ki, bugün kayıp olması ayrı bir ayıptır.

Bir kesimce “Abdülhamid hayranlığı”nız başta olmak üzere Osmanlı’ya kayıtsız şartsız olumlama yapmakla ve “Atatürk düşmanlığı”yla anılıyorsunuz. Ne dersiniz?

Adamın biri terazinin bir kefesine iki eliyle abanmış, bırakmıyor. Objektif olabilmek için ne yapmanız gerekir? Siz de öbür kefeye aynı güçle bastırmalısınız ki, terazi dengeye gelsin ve elinizdeki şeyi adilce tartabilesiniz. Şu bir gerçek: 90 yıldır kantarın topuzu fena halde öbür tarafa kaymış durumda. Dengeye gelmeden de objektif bir tartışma yapılması mümkün gözükmüyor. Bu benim sorunum değil. Tarihi böylesine haksızlıklar girdabına dönüştüren devletin ve aydınların sorunu. Onlara sesleniyorum: Ellerini çeksinler tarihin üzerinden. Başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere bütün üniversitelerdeki Atatürk İnkılapları Kürsülerini lağvetsinler. Nutuk’un yanında Kâzım Karabekir’in, Ali Fuat Cebesoy’un, Rıza Nur’un kitaplarını da okutsunlar. Ya da bu isimler üzerine de yüzlerce enstitü açılsın ki eşitlik sağlansın. Cumhuriyet tarihi üzerindeki devlet ve asker tekeli kaldırılsın. Ondan sonra “Atatürk düşmanlığı” kalıyor mu kalmıyor mu? Bakalım.
Kabul edelim ki, eşitsiz bir mücadele içindeyiz.

Eşitsiz mücadele mi? Niçin?

Azınlığız. Azınlıklar her zaman korunmayı hak eder. Diyoruz ki, Nutuk eksenli bir tarih olmaz. Ama Nutuk dışına çıkmaya niyeti yok ki Türkiye’deki tarihin. Çocuklar benim gibi düşünenlerin kitaplarını okuduklarında sınıfta kalıyorlar. Bu mudur demokrasi?

Beni eleştirenler önce doğru dürüst Osmanlıca okuma yazmayı öğrenip şu Nutuk metninden 85 yıldır düzeltilemeyen hataları düzeltsinler. Ayıptır, günahtır. Atatürk’ün parasını yiyen ve ondan geçinen bir “mürtezika” sınıfı oluştu. Bunlar her türlü iftirayı atmaya hazır birer militan durumunda. Unutmayın ki, tehdit altında çalışıyorum. Hem 2007’nin 27 Nisan’ında tsk.mil.tr uzantılı bir siteden özel bir muhtıra almışımdır ki, devlet nişanı olarak kabul ediyorum, hem de Karabekir’in “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım” sözünü manşete taşıyınca eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’den zılgıt yedim ki, o da ikinci devlet nişanımdır.
Şimdi bu çetin şartlar altında çalışan birinin, sırtını devlete veya resmi ideolojinin kuştüyü yastıklarına dayayıp ‘Ulu Önder Atatürk’ün buyurduğu gibi’ diye konuşmaktan hicap duymayan insanlarla aynı kefeye konulmaktan ar etmesi normal değil mi?

Birisini bir şeye düşmanlıkla suçlayabilmek için objektif ve eşit bir tartışma ortamının sağlanması lazım. ATASE’den ben belge istiyorum, cevap bile verilmiyor, ama şerbetliler isteyince ayaklarına geliyor. Bu mudur objektiflik? Üstelik Atatürk’ün annesinin İzmir Arkeoloji Müzesi’nin deposuna atılmış olan orijinal mezar taşını buldurup ortaya çıkartan da bu “Atatürk düşmanı”dır. Nutuk atmaktan araştırmaya fırsat bulamamışlar diyeceksiniz ama değil, çünkü mezar taşı Osmanlıca. Harıl harıl Kur’an okuduğunu bildiğimiz Zübeyde Hanım’a bile düşmanlık yapan samimiyetsiz ve sözde Atatürkçülerin kimseye, hele bana tek kelime etmeye hakları yok.

Önce bir aynaya baksınlar. Tarihin aynası dünyada İlahiyat Fakültesi kapatan tek sözde “Aydınlanma devrimi”nin bizimki olduğunu göstermekten içtinab etmeyecektir. Bu yüz tanıdık gelecek onlara. 1938 ile 1950 arasında Ebedi Şef’in Nutuk’unu bile yasaklayanlar kimlerdi acaba? Korkmasınlar. Tarihi özgür bırakırlarsa bundan kendileri de kazançlı çıkacaktır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

"SATILIK OSMANLI"

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DÜNYA VE ÜLKEMİZDE YAŞAM :: Sosyal Hayat & Medya :: RÖPORTAJ -

/

forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Yetkinblog