Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

İbn-i Sebe öldü mü? Süleyman Sargın

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: İbn-i Sebe öldü mü? Süleyman Sargın Cuma 29 Kas. 2013, 10:44

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde İslâmiyet Arap Yarımadası’nın dışına henüz taşmamıştı. Ve o gün itibarıyla Müslümanlıkla şereflenenlerin kahir ekseriyeti “sahabi” unvanını almışlardı.





Paylaş


Tweetle


Paylaş


Gönder


Yazdır


A

A


O günün Müslümanları, dini ilk kaynağından öğrenme, Allah Resûlü’nün sohbetiyle müşerref olma, ilk dönem sahabilerinden her şeyin doğrusunu anlama gibi ayrıcalıklara sahiplerdi.

Hulefa-i Râşidîn döneminde -Allah’ın inayetiyle- İslâmiyet, kısa zamanda geniş bir sahaya yayıldı. Ulaşılan her yerde, Nasr Sûre-i Celîlesi’nin müjdesi gerçekleşiyor, İslâm’a fevc fevc dehaletler oluyordu. Bu durum her ne kadar sevindirici olsa da sosyal gerçekler hükmünü icra ediyordu. Bu derece geniş ve yaygın bir coğrafya üzerinde İslâm’ın bütün anlam ve inceliklerini, hikmet ve hakikatlerini, yeni Müslümanlığı kabul etmiş milletlere intikal ettirmek, mizaçları farklı kavimleri İslâmî potada eritmek ve yoğurmak fevkalâde zor bir işti. Hızlı yayılmanın yanında her yerde aynı kıvam tutturulamıyordu. Yeni Müslüman olmuş halk tabakaları, işlenmemiş ham toprak gibiydiler. Bu durum, bilhassa kendini Pers topraklarında (İran) açık bir şekilde gösteriyordu.

Bu arada Efendimiz’in vasiyeti neticesinde Arap Yarımadası’ndan Hz. Ömer tarafından çıkarılan o günün Yahudileri bunu bir türlü hazmedememişlerdi. Yeniden Medine’ye dönüp intikam almak istiyorlardı. Hz. Ömer tarafından fethedilen ve bin yıldır taptıkları ateşleri söndürülen Pers topluluğunun burukluğundan ve Hz. Ömer’e karşı içlerinde besledikleri şuuraltı düşmanlıktan istifade etmek istediler. Fitne ve fesadın önünde adeta bir kale kapısı gibi duran Hz. Ömer’in şehadetinden sonra, kırılan kapıdan içeriye girmek kolay oldu.

Abdullah ibn-i Sebe, bu düşüncenin reisiydi. Medine’ye sızmanın en kolay yolunun iyi bir Müslüman görüntüsü çizmek olduğunu biliyordu. Hz. Osman zamanında muttakî bir derviş kılığında Medine’ye gelip Müslümanların teveccühünü kazanmaya başladı. Acelesi yoktu. Hesabı uzun solukluydu. Elbet bir gün maksadına ulaşacaktı. Bu zeki, ikna kabiliyeti yüksek, muttakî, güleryüzlü, kibar, efendi görünümlü münafık, her geçen gün Medine toplumu içinde kendi yerini sağlamlaştırıyordu. Onun ikiyüzlülüğünden şüphe edip insanları uyarmak isteyenleri etkisiz bırakacak kadar profesyonel ve pişkin bir münafıktı.

İbn-i Sebe, yakınındaki ekibiyle birlikte İslam coğrafyasının en büyük fitnesini başlatmak üzere düğmeye bastı. Pers toplumunda bin yıllık ateşlerinin sönmesinden ötürü oluşan Hz. Ömer nefretini, Hz. Ali taraftarlığına devşirme stratejisi güdecekti. Hicaz’dan kalkarak Basra, Küfe ve Şam’ı dolaştı. Kendi cinslerinin büyük yardımları ile cahil avamı kandırarak gizli teşkilâtına bağladı. Asıl maksatları Kur’an’ı ortadan kaldırmak, İslâmiyet’i yıkmaktı. Hz. Osman’ın bir kısım uygulamalarını eleştirerek, insanlar arasında kavmiyetçilik fikrini yeniden yeşertmeye başladı. Hilafetin aslında Hz. Ali’ye yakıştığını, Hz. Osman’ın artık bırakması gerektiğini söylüyor, insanları yavaş yavaş buna inandırıyordu.

İbn-i Sebe, bu propagandanın özellikle yeni Müslüman olmuş geniş halk kitlelerinde tesir ettiğini görünce faaliyetlerine hız verdi. Arkadaşlarını toplayarak onlara, “Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki bu, Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edecek bir savaşın başlangıcıdır. Şimdi, biz Ali’yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. Ona, yerine göre ‘ulûhiyet’ yakıştıracağız, yerine göre ‘peygamberdir’ diyeceğiz, yerine göre de ‘hilâfetin, Ali’nin hakkı olduğunu, fakat Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın onun bu hakkını gasp ettiklerini’ anlatacağız.” demişti.

İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirdiler. Bunlar, “Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık olan Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasp etmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lâzımdır...” diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri giderek insanlara ilâhlık isnat eden “Hulûl Akidesi”ni İslâm inancına sokmak için gayret gösterdiler. İslâm inancını asıl çizgisinden saptırarak, tevhid akidesine taban tabana zıt bir inanışı yaymaya başladılar. “Hulûl Akidesi” İranlıların eski dinlerinde de vardı. Bu bakımdan, bu bâtıl itikat onlarda kolaylıkla taraftar buldu. Bu fitne öyle tesir etti ki, dâhilde büyük çatışmalara, harplere sebep oldu. Hz. Osman’ın şehid edilmesinin arkasında da, arkasından ortaya çıkan karışıklarda da hep bu fitne vardı.

İbn-i Sebe, İslâm’ın sinesinde derin bir yara açtı. Bazı toplumlardaki Hz. Ömer düşmanlığını, kavmiyetçiliği, dini iyi bilmemeyi çok iyi kullandı. Çizdiği nazik, beyefendi, muttakî, güleryüzlü insan profili ve üstün ikna kabiliyetiyle çok insana tesir etti. Hakikaten kendisinin de dediği gibi, kıyamete kadar sürecek bir ayrılığın tohumlarını attı.

Bugünlerde sıkça kullanılan “fitne” kelimesini her duyduğumda aklıma İbn-i Sebe ve arkadaşları geliyor. Bugüne kadar dine, dindara, dinî değerlere ve hatta iktidardaki partiye düşmanlıkları malum çevrelerin son birkaç senedir takındıkları tavrı görünce ister istemez “Erdoğan muhabbetinden ziyade, Hocaefendi nefreti” diye düşünmeden edemiyorum. Peki Hocaefendi’ye karşı bu nefreti ve Başbakan’a bu sun’î muhabbeti pompalayan perde arkasındaki İbn-i Sebe kim?

Hani şair diyor ya, bugünün Müslüman’ını uyarmak için; “Ebû Leheb ölmedi Yâ Muhammed, Ebû Cehil kıtalar dolaşıyor”. Peki ya İbn-i Sebe, o ne yapıyor dersiniz?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

İbn-i Sebe öldü mü? Süleyman Sargın

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DİVAN-I EDEBİYAT :: EDEBİYAT -

/

forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Yetkinblog