Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

İşte o an Hidayet Karaca olasım geldi… HASAN URAL* 11 Ocak 2015, Pazar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: İşte o an Hidayet Karaca olasım geldi… HASAN URAL* 11 Ocak 2015, Pazar Paz 11 Ocak 2015, 15:02

Hattat Mâcid Ayral’ın 1961 Mart’ındaki vefatından sonra Dr. Süheyl Ünver, Uğur Derman’dan usta hattat için bir yazı kaleme almasını ister. O zamanlar henüz yirmi altı yaşında olan Derman “Ne haddime efendim!” diyerek yazmak istemez.

Lakin hoca ısrar eder. Uğur Derman da çekine çekine bir makale yazar ve aynı çekingenlikle yazıyı hocasına teslim eder.

Bu olayların ertesi günü üniversitenin bahçesinde Süheyl Ünver ve Uğur Derman karşılaşır. Ünver, karşıdan kucaklar gibi kollarını açar ve şöyle der:

“Kardeşim, Mâcid Bey’i öyle bir anlatmışsın ki, hani benim için de böyle yazar mısın acaba diye ölesim geldi!”

Fatih müderrislerindendi… Şapka Kanunu’nun çıkmasından 1,5 sene evvel bastırdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitap altı üstü 32 sayfalık bir broşürdü ve üstüne üstlük Milli Eğitim Bakanlığı onaylı idi. Gözaltına alındı. Hakkında 3 yıl hapis cezası istendi. Mahkeme, müdafaa için bir gün sonraya bırakıldıysa da o savunma haklarından tümüyle vazgeçtiğini bildirdi.

RTÜK tarafından yayınlanmasında sakıncalı bir durum tespit edilmeyen bir diziden dolayı gözaltında tutulan Hidayet Karaca, çıkarıldığı sorgu hâkimliğinde savunma yapmayı reddedip sulh ceza hâkimliğini bağımsız yargı mercii olarak tanımadığını ifade edince aklıma 1926 yılında müdafaa yapmaya gerek görmeyen ve mahkemece idama mahkûm edilen İskilipli Âtıf Hoca geldi.

İşte o an hani ben de bir gün sorgu hâkiminin yüzüne karşı “Sizi tanımıyorum ve de savunma yapmayı reddediyorum.” diye haykırabilir miyim acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Kendisine Müceddid-i Elf-i Sânî (ikinci bin yılın müceddidi) deniyordu… Vaktiyle şeyhi Baki Billah’a yazdığı bir mektupta yer alan seyr-u süluk ile ilgili bölüm sebep gösterilerek Sultan Cihangir tarafından tutuklatılıp hapse atıldı. Bahsi geçen mektubun kaleme alındığı tarih 1012 idi, tutuklatma işlemi ise 1028’de yapılmıştı.

Yöneticisi olduğu kanalda gösterilen bir dizinin senaryosundaki “karanlık kurul” ile ilgili bölüm nedeniyle Hidayet Karaca 2014 yılının son günlerinde gözaltına alındı. Kaderin garip cilvesi olarak, o dizinin yayınlandığında takvim yapraklarının tam 5 sene öncesini, hatırlayınca aklıma İmam-ı Rabbâni Hazretleri’nin benzer akıbeti geldi.

İşte o an ben de bir gün geçmişteki bir yazımdan dolayı tevkif edilip, oranın nasıl bir zevk-i ruhani ifade ettiğinin yâdına varıp bir neşve vesilesi olduğunu bilebilir miyim diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

'Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez’

31 Mart hadisesinde tutuklandı… Mahkemesi Beyazıt Meydanı’nda, idam sehpalarının gölgesinde yapıldı. Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Hurşid Paşa, pencereden gözüken darağaçlarını işaretle “Sen şeriatı istedin mi? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar.” sözünü sarf edince “Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda ederim!” haykırışı mahkeme salonunun duvarlarında yankılandı. Ne darağaçları ne de o darağaçlarındaki asılı insanlar onun cesaret ve sadakatine zerre miktar halel getirdi. Onun kalp ibresi şaşmazdı: “Evet, Hakk’ı tanıyan, Hakk’ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira Hakk’ın hatırı âlidir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.”

Mahkemede Hidayet Karaca’nın “Zaten biz bugün buradan bir adalet çıkacağını tahmin etmiyorduk. Böyle bir davadan 30 sene de yatsam hiç önemli değil. İslam’da İmam-ı Âzam’dan bugüne kadar bütün evliya hep zindan görmüş. Allah bana da bu şerefi nasip ettiyse bundan ötesi olmaz. Benim için bu lütuftur. Biz bugün tarihe geçeriz. Ve bilin ki bir gün bu kararı verenler bugün benim oturduğum yere oturacaklardır ve tarih de buna şahit olacaktır.” mert çıkışını görünce aklıma bir kere daha Bediüzzaman Said Nursi ve O’nun davasındaki şecaati ve kahramanlığı geldi.

İşte o an hani bir gün ben de böyle sarsılmaz bir imana ve korkusuz bir yüreğe sahip olabilir miyim acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka’nın kurucularından ve İstanbul İl Kongresi İdare Heyeti üyesi idi… Şeyh Said İsyanı ve Takrir-i Sükûn Kanunu ile fırkanın tasfiyesinin ardından Üç Aliler’in İstiklal Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı ve idamlıklar arasında yargılanmaya başlandı. Hâkimler ne kadar uğraşsa da onu mahkûm edecek bir delil uyduramadılar ve mecburen beraatine hükmettiler. O, kararı duyunca ayağa fırladı ve Kel Ali’nin yüzüne aynen şöyle haykırdı: “Bugüne kadar namusumdan emindim fakat artık şüphe ediyorum. Çünkü hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşlarımı astınız. Bende ne gibi bir namussuzluk gördünüz ki bu şerefli ölümü benden esirgediniz?”

Dava arkadaşın Ekrem Dumanlı ile birlikte hâkim karşısına çıktığınızda o, kulağına eğilip sana şöyle demişti: “Buradan ya beraber el ele çıkalım ya da yine el ele hapse girelim.” Sonra, sana tutuklama, ona tahliye çıkınca öyle üzülmüş öyle üzülmüştü ki, onun mahzun çehresini görünce aklıma bir kere daha Hüseyin Avni Ulaş ve onun mahkemedeki sözleri geldi.

İşte o an hani bir gün benim de böyle diğergam ve isâr ruhlu dava arkadaşlarım olur mu acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Konya’da halıcılık yapan büyük bir tüccardı… Ticaret için Isparta’ya gidip gelirken, o sıralar orada sürgünde olan Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştı. 1947 kışı gelip çattığında büyük tertip ile Türkiye çapında tutuklamalara başlanır. Bu isimler arasında o da vardır. Suçu, Üstad Emirdağ’da iken kendisine çevreyi gezsin, dolaşsın diye bir araba almasıdır. Mahkemede hâkim ile arasında şöyle bir diyalog geçer:

- Bediüzzaman’a araba almışsın.

- Evet aldım.

- Sen herkese araba alır mısın? Bana da alır mısın mesela?

- Hâkim bey, sen de Bediüzzaman Hazretleri gibi benim kalbimi kazan sana uçak alayım!

Kader arkadaşın Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, emniyetteki ifadesinde kendisine Fethullah Gülen’i tanıyıp tanımadığı sorulunca “Fethullah Hocaefendi’yi vaazları ve konuşmalarıyla tanırım. Süleymaniye ve Fatih Camii’ndeki vaazlarını dinledim. Şahsi kanaatime göre Türkiye’nin yetiştirdiği çok değerli din ve fikir adamıdır.” cevabını verince aklıma bir kere daha Konyalı Sabri Halıcı’nın mahkemedeki bu sözleri geldi.

İşte o an hani bir gün benim de böyle mert ve vefalı kader arkadaşlarım olur mu acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Ne olursa olsun yaşatma ideali için yaşamak

Ordu Medine’den ayrılırken, o asker olan beş en yakın erkeğin karşısına geçmiş ve babasına, eşine, ağabeyine, iki oğluna tek tek aynı nasihati etmişti: “Allah korusun, bugün Hz. Muhammed’e bir şey olursa, sen sakın canlı olarak Medine’ye dönme! Eğer dönersen… Artık senin bir kızın yok… Artık senin bir eşin yok… Artık senin bir bacın yok… Ve artık sizin bir ananız yok!” Sonraki saatlerde o yalan haber Medine’ye ulaştı… “Hz. Muhammed şehit oldu!” Beyninden vurulmuşa döndü. Beş kilometreyi nasıl koştu, Uhud’a ne zaman vardı, kendisi de fark etmedi. Yoluna çıkan sahabeler ona bir cenaze gösterdi: “Bak baban!” Onun cevabı ise bir soruydu: “Muhammed nerede?” Sırasıyla diğer cenazeleri gösterdiler: “Şu kocan, şu ağabeyin, şuradakiler oğulların.” O ise, kendisine her şehit gösterildiğinde aynı soru ile mukabelede bulundu: “Muhammed nerede? Ona ne oldu?” Sonunda Uhud Dağı’nın eteklerinde yaralı ama sağ Resûlullah’ın (sas) yanına vardı. Ve o an ağzından şu sözler döküldü: “Ey Allah’ın Elçisi! Değil mi ki sen sağsın, artık bütün acılar bana hafif kalır!”

Çocuklarının dünyaya geldiği gün serbest bırakılan eşi Ekrem Dumanlı’ya gözyaşları içerisinde “Mademki Hidayet Bey ile ikinizden birini tutuklayacaklardı, keşke seni tutuklasalardı. Onun hem hastalığı varmış, hem sen daha önce de hapishanede kalmıştın. Aşinalığın var. Keşke onu salıp seni alıkoysalardı.” diye seslenen Esra Dumanlı’nın sözlerini duyunca aklıma bir kere daha Uhud Ovası’ndaki Sümeyra binti Kays geldi.

İşte o an hani bir gün benim de davasına böyle sımsıkı sarılmış, yaşama değil yaşatma ideali etrafında hayat süren muhabbet fedaisi dostlarım olur mu acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Eskilerin şahsına münhasır diye adlandırdıkları bir insandı… Bizdendi, halktandı, Anadolu coğrafyasının evladı idi. Makamı arttıkça tevazu da, cana yakınlığı da arttı. Hep halkla beraber oldu, halkın içinde oldu. Belki de ondandır ki, hayatlarında bir kez olsun kendisini görmemiş, hatta tanımamış milyonlar İstanbul’daki cenaze töreninde onu bağrına bastılar, dualarla uğurladılar. Sadece İstanbul’u değil, Türkiye’yi attıkları sloganlarla inlettiler: “Ardından bir ulus ağlıyor”, “Eserlerinle yaşayacaksın”, “Dindar Cumhurbaşkanı”, “Demokrat Cumhurbaşkanı”, “Sivil Cumhurbaşkanı”.

Uydurma delillerle tutuklanan Hidayet Karaca’yı dualarla cezaevine gönderen yüz binler ve dünyanın dört bir yanında milyonlar hep bir ağızdan “Hidayet, Allah’a emanet” diye haykırırken aklıma bir kere daha Turgut Özal geldi.

İşte o an bir gün benim ardımdan da böyle gönlü yaslı, gözü yaşlı, ağzı dualı insanlar niyazda bulunur mu diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Tuğla döşeli avlularda volta atanlar

2009 yılında kendisini ve beş arkadaşını taşıyan helikopterin düşmesi sonucu ruhunun ufkuna yürüdü… O gün bugündür sisli Göksun dağlarındaki bu kazanın üzerindeki sis perdesi bir türlü aralanamadı. İlm-i siyaset ehli, üslup sahibi, nezaket abidesi ama en başta iyi bir aile reisi idi. Çocukları onun ardından sitayiş ve özlemle sesleniyordu: “O bambaşka biriydi. Son derece müşfik, sıcak, adil, merhametli ve çok iyi öngörüleri olan biri idi. Çok iyi bir Müslüman olan babamızın yaşantısını örnek almaya çalışıyoruz. Bizim aile geleneğimiz metanet. Şimdi bir sınav bu bizim için. Sabrımızı, metanetimizi, olgunluğumuzu sınıyor Rabb’imiz…”

Oğlun Sıdkı Karaca, senin tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne yerleştirilmenin ardından mahpushanenin kapsında gururla durup “Babam bize yatlar, katlar, saraylar bırakmadı. Şerefli bir soyadı, onurlu bir hayat bıraktı. Rabb’ime hamd olsun bu şerefi bana ve aileme yaşattığı için. Baba; söz veriyorum, siz dik durdukça ben de dimdik duracağım…” sözlerini sarf edince aklıma bir kere daha Muhsin Yazıcıoğlu’nun evlatlarının sözleri geldi.

İşte o an hani bir gün benim ardımdan da evlatlarım böyle konuşur mu, benimle böyle gurur duyarlar mı acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

Mekân, bir dönem “Anadolu’nun Alkatrazı” olarak adlandırılırdı… Tuğla döşeli avlusunda volta atanlar ve çaycısının getirdiği ilaç kokulu çaydan yudumlayanlar arasında kimler kimler yoktu ki? Kırım Hanı Devlet Giray, Refik Halit Karay, Burhan Felek…

Silivri Cezaevi’ndeki Hidayet Karaca’nın avukatı vasıtasıyla Kur’an-ı Kerim, kalın bir seccade, çalar saat ve birkaç kitap istediğini duyunca aklıma Sinop Kapalı Cezaevi’nin bir başka sakini Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısraları geldi:

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...

Yalnız seccademin yününde şefkat;

Beni kimsecikler okşamaz madem;

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

İşte o an hani ben de bir gün seccademin yününde şefkati bulabilir miyim acaba diye Medrese-i Yusufiye’de bulunasım, Hidayet Karaca olasım geldi…

“Kardeşim, Hidayet Bey’i öyle bir anlatmışsın ki, hani benim için de böyle yazar mısın acaba diye Medrese-i Yusufiye’ye giresim geldi!” diyen ey dost…

Adına ister “Yılanlı Kuyu” ister “Cinnet Müstatili” veya istersen “Medrese-i Yusufiye” de… Adı ne olursa olsun şu anda bağrında tuttuğu Hidayet Karaca’ya önce Sebahattin Ali’nin Sinop Cezaevi günlerinin hatırası “Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül, aldırma” ile sesleniyor, ardından da Sultanü’ş Şuara’nın mısraları ile hitam-ı misk eyliyorum…

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

*Eğitimci-yazar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

İşte o an Hidayet Karaca olasım geldi… HASAN URAL* 11 Ocak 2015, Pazar

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DİVAN-I EDEBİYAT :: EDEBİYAT -

/

Yeni bir forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Ücretsiz blog