Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

Diktatörlerle devrimciler arasında Ortadoğu Kemal Ay

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
emiroğlu




Yaş : Kayıt tarihi : 09/09/08 Mesaj Sayısı : 589 Nerden : İş/Hobiler : Lakap : amcasını arıyor

MesajKonu: Diktatörlerle devrimciler arasında Ortadoğu Kemal Ay Salı 27 Ara. 2016, 10:49



Pop-filozof Slavoj Zizek, bir konuşmasında V For Vendetta filminin son sahnesini hatırlatır: V isimli maskeli bir adam, hayatını karartan otoriter rejimle hesaplaşmasını tamamlamış, parlamento binasını patlatarak devrimi gerçekleştirmiş ve bu farazî, distopik İngiltere’deki vatandaşlar bir araya gelerek iktidarı yıkmanın sevincini paylaşmaktadırlar. Zizek, “V For Vendetta’nın bir devam filmi olmasını çok isterdim” der. Devrimi gerçekleştiren o insanlar ne yapacaklar? Yeni yönetim nasıl işleyecek, bireysel haklar ne olacak? Çünkü Zizek’e göre, asıl mesele bunlar. Yoksa, devrim yapmak kolay…
Baskıcı ve otoriter rejimlerin kurbanı olunduğunda öfkelenmek, ona karşı direnmenin yollarını aramak, içgüdüsel bir tavır. Zulüm görenin zulmedene ‘zalim’ diyebilmesi, anlaşılabilir. Zaten marifet, zulüm henüz semtimize uğramadığında, başkalarına zulmedildiğinde ‘zalim’ diyebilmekte biraz da. Ama herkes iştiyaklı bir direnişçi olamayabilir. Korku da, insan olmanın bir parçası. Canını, malını, sevdiklerini, konumunu kaybetme korkusu, fıtratta mevcut. Bu yüzden Türkiye’deki zulümlere karşı suskun kalan dostlarımla ilgili “İnşallah korkmuşlardır” diyorum. Çünkü onun tedavisi var. Yarın korku iklimi dağılınca sarılıp kucaklaşmak mümkün.
Basit sloganlar, tahripkâr eylemler
Tarihin tekerrür etmesi, ondan ders alamamakla ilgili olduğu kadar, mantıkla değil duyguyla hareket etmekle de ilgili. Zulme karşı çıkıp ‘devrim’ yapanların zamanla birer zalime dönüşmesi de böyle. Zira ‘devrim’ romantik bir eylem. Öfkeye, sinirlere hitap eden bir yöntem. Toplanalım, organize olalım, yıkalım. Peki sonra? Çoğu ‘devrimci’ sonrasını pek düşünmez. Halkı gelecekle ilgili detaylı vaatlerle yıkıcı bir harekete yönlendiremezsiniz. Basit, onları toparlayacak ve öfkelerini tek bir şeye odaklayacak edecek bir repertuarınız olmalı. Direniş çağrıları, ‘birlik olalım’ kaygıları bu sebeple. Günümüzde bu yöntemleri popülistler kullanıyor. Trump’ın seçimler boyunca tek vaadi “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yapalım” oldu. Nasıl sorusuna doğru düzgün cevap vermedi.
Fransız ya da Rus Devrimi, bunun için sık sık otopsi masasına getirilir. Devrimin ve devrimcilerin önceki ve sonraki davranışları incelenir. Bizim topraklardaki durumu anlamak içinse, İran Devrimi’ne bakmak lazım. Ortadoğu’daki siyasal İslamcılığın kökü çok eskilere dayanır ancak 1979'daki İran Devrimi’nin, İslamcıların fikrî ve siyasî ajandalarına etkileri hayli fazladır zira. CIA’in açıktan desteklediği Şah rejiminin baskıcı ve otoriter yönetimine karşı isyan edenler sadece bugünkü mollalar değildi elbette ama günlük hayatı bir ağ gibi saran iktidarlarında bugün yalnızca onlar var.
İran Devrimi’nden İslamcılara miras
İran Devrimi’nin öncesi ve sonrası, ciddi anlamda tetkik edilmeye muhtaç. Özellikle de ‘devrimci’ gençler için. Mesela internetten Houshang Asadi’yi araştırabilirsiniz. 1970'lerde Şah rejimi tarafından hapse atılan, solcu bir gazeteci Asadi. O zamanki hücre arkadaşı, Seyyid Ali Hamaney. Bugün İran’daki en kudretli adam.
Asadi, “İşkencecime Mektuplar” isimli kitabında, hücre arkadaşını anlatıyor. Çeşitli mecralarda da Ali Hamaney’le eskilere uzanan ‘dostluğundan’ dem vurdu hep. Hayatında gördüğü ilk ‘molla’ Hamaney. Kısa sürede konuşacak, tartışacak çok şey buluyorlar. Klasik Batı romanları, felsefe, tarih… Hamaney’i, zeki, entelektüel ve şakacı biri olarak tanımlıyor. Hastayken ona ceketini veriyor. Gün geliyor yemeklerini paylaşıyorlar. 3 ay birlikte kaldıktan sonra hücreleri ayrılıyor.
Solcu Asadi ile İslamcı Hamaney’in hücrede kesişen yolları gibi, Şah rejiminin karşısında Marksistlerle İslamcı mollaların yolları da kesişmişti. Hatta ‘devrimi’ birlikte, el ele yaptılar. Solcuların sahada olması, Batı’daki solcuların sempatisini kazandırmıştı devrime. Meşhur Fransız filozof Michel Foucault, Tahran’a gidip gözlemlerini yazdı bir gazete için. İran’ın devrimcilerine olan hayranlığını sayfalarca anlattı. İran halkının Şah rejimine karşı özgürlüğe koşuşunu alkışladı.
Mazlumlar bir kez daha zalimleşiyor
Ancak bu balayı pek uzun sürmeyecekti. Devrimden kısa süre sonra, önce Şah yanlıları hapishanelerde işkenceden geçirilmeye başlandı. Şah ve ailesi idam edildi. Dişe diş, intikam yani. Yıllarca gördükleri muameleyi, muhataplarının da hak ettiğini düşündüler. O döneme dair çeşitli kaynaklarda, bir dönem ‘kudretli’ kimselerin yanında şoför, koruma olarak çalışan kimselerin, devrimden sonra ‘efendilerini’ işkenceden geçirdiklerini, mallarına ve hatta eşlerine el koydukları yazılı. Köleler ‘özgürlük’ değil ‘efendi olma’ peşinde yine. Tarihin tekerrürü.
Devrim günlerini İran’da geçiren gazeteci Robert Fisk, yaşananların en önemli tanıklarından. İran devrimine yönelik anılarını yazdığı kitabında, Şah döneminin istihbaratı Savak’ın Nazilere benzer yöntemlerle muhalifleri sindirmeye çalıştığını anlatıyor. Bazı Savak subaylarının evinin bodrum katında hücreler olduğunu görmüş. Ancak daha sonra Fisk, “Büyüleyici bir İslamî isyanın, vahşete döndüğüne tanık oldum” diyecek. Mesela Şah döneminin işkenceleriyle meşhur Evin Hapishanesi’nin yönetimi değişse de, içerideki yöntemlerin değişmediğini görecek. Daha sonra tekrar tekrar ziyaret ettiği İran’da, muhaliflerle görüşmelerinde akılalmaz işkencelerin yapıldığını kayda geçirecek.
Sağduyunun sesi kısıldığında
Ayetullah Humeynî’nin ‘koalisyon ortağı’ ve devrimden sonraki ilk başbakan Mehdi Bazergan, açık açık yeni rejimin yöntemlerini eleştirdiği için istifa etmişti. Bazergan, devrimci İslamcılar tarafından fazla ‘ılımlı’ bulunuyordu. İçeride rejimin ‘sertliğini’ eleştirdiği, dışarıda ise hem ABD’ye hem de Sovyetlere karşı düşmanca tavırlara girmenin yanlış olduğunu söylediği için istenmeyen adam ilan edilmişti. Devrimden kısa süre sonra başlayan İran-Irak savaşının “Kuran’a uygun olmadığını” savunduğu içinse, daha radikal devrimci bir grup tarafından bir süre kaçırılıp alıkonulmuştu. Bazergan, sağduyulu bir sesti ama sustu.
Nihayet, çok-sesli bir İran isteyenlerin yaptığı devrim, tek-sesli bir rejime dönüştü. Öyle ki bir zamanlar Ali Hamaney’le aynı hücreyi paylaşan ‘solcu muhalif’ Houshang Asadi, bu kez hücre arkadaşının hükümeti tarafından hapse atılıp işkence görmeye başlayacaktı. Mektup yazdığı ‘işkenceci’ buradaki ‘molla’ grubundan. İşkencecisinin namaz kılmasına, aile ve ahlak konusundaki hassasiyetlerine hayret etmekten başka elinden bir şey gelmediğini aktarıyor. Bir ara karısı aracılığıyla Ali Hamaney’e mesaj gönderiyor ve sadece işkenceleri durdurabiliyor. Hapisten çıkamıyor.
Şehitlik yönetimi
Michel Foucault’nun övgüler dizdiği İran Devrimi yüzünden ailesi işkence gören bir kadın, ünlü filozofa hitaben gazeteye bir mektup göndererek (mealen) “Şah ya da Mollalar arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” sözlerini sarf etmişti. Nazik, şakacı, entelektüel hücre arkadaşının ‘amansız bir idareci’ye dönüşmesini seyreden Asadi gibi, pek çokları “Şah gitti, çok şükür ama buna da mecbur değiliz” demek istediğinde, alternatiflerin tükendiğini görmüş oldu. Bu da, Ortadoğu’daki ulusların trajedilerinden belki de en büyüğü: Alternatifsizlik. Seküler baskıcı rejimlerle İslamcı baskıcı rejimler arasında bir sarkaç gibi salınmak…
İran’daki rejimi vahşileştiren unsurlar sadece geçmişin zulümlerinden ibaret değil. İran’la Irak arasında 8 yıl devam eden savaş, ülkeyi yine Robert Fisk’in tabiriyle bir ‘şehitlik yönetimi’ne dönüştürdü. Yaklaşık 1 milyon kişinin öldüğü savaş, yeni rejimin şekillenmesini ve bugünkü hâlini almasını sağladı. İran, bu savaşı sürdürebilmek için ölümü, şehitliği, devlet/millet için bireyin fedakârlığını yüceltti. Şehirlere şehitlikler, anıtlar dikildi. Yas kültürü oluşturuldu. Orduya ve istihbarata yüklü yatırımlar yapıldı. Devlet her şeyi ‘güvenlik’ gözlüğü ile görmeye başladı.
Şiddet, şiddeti doğurur
Mazlumların zalimlere dönüşmesi için bir kıvılcım yeter bazen. Tekrar V For Vendetta filmine dönersek, maskeli devrimci ‘amaca ulaşmak için’ masum polisleri öldürdüğünde, “Bana yaptıkları şeyler, canavarcaydı” diyerek kendini savunmuştu. Sebepsiz yere hapse atılmış, biyolojik deneylerde kullanılmış ve hapiste çıkan bir yangında bütün vücudu yanmıştı çünkü. Bu savunmaya aldığı cevap, sağduyunun sesi: “Ve senden bir canavar çıkardılar.”
Şiddet, şiddeti doğuruyor. Bu yüzden Robert Fisk, Ortadoğu’daki 40 yıllık muhabirliğinin meyvesi olan “Büyük Medeniyet Savaşı” isimli kitabına, Birinci Dünya Savaşı’ndan başlıyor. Kanla, hasımlıkla, nefretle ve intikam hissiyle başlayan ‘Ortadoğu Oyunu’ aynı duygularla sürüyor. Şiddet kültürüyle büyüyen yeni nesiller, öncekilerden hiç de farklı değil. Dün, toplu katliamlarla meşhur diktatörleri konuşuyorduk mesela. Bugün, o diktatörlerin hapishanelerinde yetişmiş terör örgütlerini. ‘Uzmanlar’, IŞİD’den sonra daha da vahşi örgütlerin çıkmasından endişeleniyor. Zira bu sarkaç sallanmaya devam edecek.
Bir Ortadoğu pasifizmi ihtiyacı
1970’lerdeki basiretsiz yönetim ve 12 Eylül darbesinin şiddeti sonrasında, o günlerde dünyada esen solcu terör rüzgârından geriye PKK (ve irili ufaklı solcu terör grupları) kaldı. Şimdiki radikal İslamcı terör dalgası sona erse de, mevcut yönetimin basiretsizliği sebebiyle Türkiye’nin uzun yıllar sürecek bir başka terör sorunu daha olacak muhtemelen. Suriye’de kapanmaya başlayan defterler, Türkiye’de açılacak.
Türkiye’nin bugün yaşadığı ve ‘Bir millet uyanıyor’ söylemiyle idare etmeye çalıştığı şiddet ve nefret nöbeti, daha önce bu coğrafyada defalarca denenmiş ve sonu hüsranla bitmiş bir macera. Geçmişin acılarına yaslanarak bugünü ‘devirmek’ ve yarına ulaşmaya çalışmak beyhude bir çaba. Çünkü Ortadoğu bu şiddet kültüründen, günlük hayata sızan yas ve ölümlerden, öfke ve nefret saçan politik söylemlerden kurtulmadıkça, ekonomiyi de, eğitimi de, geleceğini de konuşamaz. Bölgenin, daha fazla şiddete değil, Vietnam Savaşı sırasında ABD’de yaygınlaşan türde bir pasifizme ihtiyacı var.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

Diktatörlerle devrimciler arasında Ortadoğu Kemal Ay

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DÜNYA VE ÜLKEMİZDE YAŞAM :: Sosyal Hayat & Medya -

/

Yetkinforum.com | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Bir blog yaratın