Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

[ Nüket Aşkın ] Lastik duvarlı ülke: Türkiye

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
mcnn38
Admin
avatar

Erkek
Yaş : 36 Kayıt tarihi : 04/09/08 Mesaj Sayısı : 1871 Nerden : Geliyon İş/Hobiler : Yaşamak Lakap : GARİB

MesajKonu: [ Nüket Aşkın ] Lastik duvarlı ülke: Türkiye Çarş. 17 Eyl. 2008, 12:47

Meslektaşım Nüket Aşkın, 1933 yılında Darülfünun'un lağvedilmesi ve çok sayıda öğretim üyesinin tasfiyesi ile başlayan reform hareketini o dönemde Hitler zulmünden kaçan Yahudi bilim adamlarının Türkiye göçü çerçevesinde ele alan bir kitap yazdı. Aşkın, adını Son Devrim koyduğu kitabı için tüm yazılı kaynakları taramanın dışında dönemin tanıklarıyla, hayatta kalan Yahudi profesörlerle, çocuklarıyla, öğrencileriyle de görüştü. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Anadolu'daki zorunlu ikametleri sırasında kaldıkları şehirlere gitti.


Son Devrim, bu tarihî dönemle ilgili bir boşluğu dolduracak ilginç bir kitap. Üniversitelerle ilgili tartışmalar yapan öğretim üyeleri, siyasiler, yazarların ne kadarı acaba bu dönem hakkında bilgi sahibi? Ben de kendimi bu kategoriye dahil ediyorum. Kitabın her satırını ilgiyle okurken bilmediğim ne kadar çok şey varmış diye şaşırdım. Kimse bu kitabı okumadan üniversitelerimizin bugünü hakkında yorumda bulunmamalı


Atatürk'ün 1933 üniversite reformuna neden devrim dediniz?

Reformda uzlaşma, devrimde zor vardır. Osmanlı döneminin en önemli kurumlarının başında yer alan Darülfünun kapatılıyor. Bir kaba kuvvet yok belki ama herhalde Darülfünun'dan atılan hocalar kendi rızalarıyla tasfiye edilmediler. Bu çok radikal bir değişim. Yalnızca tabela değişmiyor. İçindeki üniversite öğretim üyeleri de değişiyor. Onların tasfiyeleri düşünülürken Atatürk, tüm dünyanın üzerine kabus gibi çöken Hitler'den kaçan Yahudi profesörlere Anadolu'nun kapısını açıyor. Yeni kurulmuş bir devlet için dünyaya meydan okuyan bir ülkeyi karşısına almak son derece zor bir karar aslında.

Bir taraf yapılırken diğer taraf yıkıldı ama...

Ben yalnızca bir tespitte bulunuyorum, yorum yapmıyorum. Bunu tarihçiler tartışacak.

Darülfünun'dan tasfiye edilen öğretim üyeleri gerçekten iyi olmadıkları için mi yoksa
Almanya'dan gelen mülteci hocalara yer açılması için mi atıldılar?

Şu bizim hocaları atalım da yerlerine Yahudi kökenli Almanları yerleştirelim gibi bir plan yok. Alman hocalar gelmeseler de Darülfünun'da bir kan değişimi yapılacaktı. Ama zamanlama olarak mülteci hocaların bize, bizim onlara aynı anda ihtiyacımız vardı. Herkes kendi çıkarına hizmet ederken bilmeden karşı tarafın çıkarını da korumuş oldu. Hitler'den kaçan profesörler, güvenli bir liman arıyordu. Türkiye de tam o sırada üniversite reformu için düğmeye basmıştı. Bu hocalar gelmeden önce Cenevre'den reform çalışmaları için çok şey beklenen Albert Malche getirilmişti. Reformun mimarları arasında yer alan Malche, Atatürk'e Darülfünun'da yapılacaklara ilişkin bir rapor sunmuştu. Mülteci profesörlerin Türkiye'ye getirilişinde Malche büyük rol oynadı. Türkiye, Eğitim Bakanı Reşit Galip'in dediği gibi Rönesans'tan alacaklıydı. Atatürk'ün yabancı hocalar dışında başka bir çaresi yoktu. Kurtuluş Savaşı'yla birlikte bu ülke sayısız entelektüelini şehit vermişti.

Rönesans'ın bize borcu ne olabilir ki?

Eğitim Bakanı Reşit Galip, Hitler zulmünden kaçan Yahudi kökenli Alman bilim adamlarını Türkiye'ye kazandırmak için görüşmeleri Prof. Schwartz'la yapıyor. Yahudi profesörlerin Almanya dışına kaçtıktan sonra İsviçre'de kurdukları Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Derneği'nin başkanı olan Schwartz, birkaç kişiyi yerleştirsem kâr diye düşünüyor. Bakıyor ki, burada ciddi bir talep var. Görüşmenin sonunda Reşit Galip, 'İstanbul'un fethi sırasında Bizanslı bilim adamları İtalya'ya göç ederek Rönesans'ı gerçekleştirdi. Bu anlaşmayla Avrupa'dan bunun karşılığını alıyoruz' diyor. İlkokulda her sabah okuduğumuz "Neden varlığım Türk varlığına armağan olsun ki?" diye kızdığım Andımız'ı Reşit Galip'in yazdığını sizin kitaptan öğrendim.

Atatürk'ün üniversite reformunu birlikte gerçekleştirdiği, çok güvendiği Eğitim Bakanı Reşit Galip, başarılı, yenilikçi, hırslı biri. Okullarda çocuklarımızın her sabah söyledikleri "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım" diye başlayan Andımız'ı yazdığı doğru. Bir 23 Nisan sabahı çocuklarının bayramını kutlarken bu sözleri mırıldanıyor. Çankaya Köşkü'nde Afet İnan'la karşılaşıyor ve heyecanla ona bu sözleri okuyor. Daha sonra da aynı gün Eğitim Bakanı olarak Çocuk Haftası'nın açılış töreninde yaptığı konuşmayı bu sözlerle bitiriyor.

Bu Yahudi profesörlerle yapılan anlaşmada biz mi mutlu olduk, onlar mı?

Bu beş yıllık bir anlaşmaydı. Anlaşmanın en önemli şartı hocaların Türkçe öğrenmesiydi. Bu şarta genellikle uyuldu. Ancak bazı hocalar bu şartı reddetti. Yine de bir yaptırıma gidilmedi. Üniversite dışında bir yan uğraşa da izin verilmiyordu. Gerekirse çevirmen yardımıyla Türkçe ders kitabı yayınlanması zorunluydu. Aslına bakarsanız işleyişte herkes bir ölçüde mutluydu. Maaşları da Türk hocalara göre son derece iyiydi.

Yahudi hocalara kucak açılmasına itirazım yok da onlara Türk hocaların maaşlarının çok üstünde maaş verilmesi neden?

Bu konu gerçekten büyük tepki uyandırmıştı. Zaten onların gelişiyle birlikte tasfiye hareketinin en önemli sinyalleri de beraberinde geliyor. Bir de anlaşma şartları basına açıklandığında ücretler ortaya çıkıyor. O günün koşullarında inanılmaz iyi şartlar sunuluyor. Türk üniversite hocalarının aldığı maaşlar 150 lira civarındayken mülteci profesörlere 800 liraya varan maaşlar ödeniyor. Ayrıca eşya ve kitapların taşınması, Türkiye'ye yolculuk için de 250 lira yolluk ödeniyor. Ama sonra bu insanların üniversitelere kattıkları, getirdikleri yenilikler, öğrencilerle kurulan ilişkiler, tepkileri en aza indiriyor. Bu hocaların kendi ülkelerinde de maaşları gayet iyi tabii. Başka ülkelerden de teklifler gidiyor. Siz daha cazip olmak için uğraşırken bu tablo çıkıyor.

Madem her şey yolundaydı niye savaş biter bitmez geri döndüler? Taşıma suyla bilim değirmeninin dönmeyeceğini onlar da anlamış olmalılar...

Bu hocaların gidişleri de gelişleri gibi tepkili oldu. Aslında bizleri çok sevdiler. Türk vatandaşlığına geçenler, çocuklarına Türk isimleri verenler, bu topraklarda gömülmeyi vasiyet edenler oldu. Ama artık yurtdışına gönderdiğimiz gençler dönmeye başlamışlardı. Türk meslektaşlarıyla tam kaynaşamadılar. Hatta Dil Tarih'ten dört Alman hoca TBMM'de Rize Milletvekili Fahri Kurtuluş'un yaptığı bir konuşmadan sonra fakülteden atıldı. Hocalar komünistlik propagandası yapmakla itham edildiler. Ama tabii her şeyden önemlisi anavatanları Almanya'ydı. Pek çoğu Hitler'siz Almanya'ya dönmeyi tercih etti. Hatta Reuter, Berlin'e belediye başkanı oldu.

Demek ki Yahudi kökenli Alman profesörler de verimli olamamış...

Olmaz olur mu? Ülkelerine dönmeleri verimsizlik anlamına gelmez ki...Öğretmen-öğrenci ilişkileri daha sağlıklı kuruldu. Ezbercilik anlayışı en azından onların derslerinde biraz olsun yıkıldı. Uygulamalı fizik dersleri o dönemde başladı. Hatta derse getirilen kedinin nasıl dört ayağı üzerine düştüğünü öğrencilere gösterecek kadar uygulamalıydı dersler. Üniversitenin kütüphanesi de hocaların getirdikleri kitaplarla ciddi oranda zenginleşti. Uludağ'ın kayak merkezi haline gelmesi, su kayaklarına başlanması, kelaynak kuşlarının keşfi, çocuk ölümlerinin azalması, Kuş Cenneti'nin keşfi, yeni köy okullarının yapımı şu anda aklıma gelen yenilikler arasında. Ayrıca ülkemize İhsan Doğramacı, Hikmet Şimşek, Suna Kan, Cüneyt Gökçer gibi çok sayıda değeri kazandırdılar.

Darülfünun hiç mi iyi öğrenci yetiştiremedi yani? Hadi atılanlar iyi değildi diyelim, mezunların hepsi de mi kötüydü?

Elbette değildi. Zaten tasfiye hareketi herkesi hatta mezunları kapsıyor değil ki... Değişime ayak uyduranlar kaldı. Alman hocalardan yararlanılırken Türk gençleri yurtdışına eğitime de gönderildi. Hatta Atatürk gençlerin yurtdışına uğurlanması sırasında bir telgraf gönderiyor. Telgrafta "Sizleri kıvılcım olarak gönderiyorum. Birer volkan olarak ülkenize geri döneceksiniz." diye yazıyor. Bu gençlerin arasında Sabahattin Âli, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Eyüboğlu, Afet İnan, Enver Ziya Karal, Ekrem Akurgal gibi isimler var.

Yani Avrupa görmeyen bizden değil anlayışı hakim...

O sizin görüşünüz...

Zaten kısa süre içinde Alman aşısının tutmadığı anlaşılmadı mı?

Tam tersi, bu aşılama o dönem için reformu başarıya götürdü. Ama mülteci profesörlere yönelik tepkiler yalnız bizden kaynaklanmadı. Kendi aralarında da bir birlik yoktu. Hatta Ernst Hirsch, anılarında 'Hepimiz birer bulunmaz Hint kumaşıydık' diyerek özeleştiride bulunuyor.

Benim anlamadığım bir şey var. Biz bu mülteci profesörlere kapımızı açtık. Sonra da savaş yıllarında 'Hadi yürüyün Anadolu'ya' diye sürgüne gönderdik. Bu nasıl bir tavır Allah aşkına?

Sürgün yerine zorunlu ikamet demek daha doğru. Olağanüstü günler geçiriyor Türkiye o zaman. Normal bir durum değil tabii. Marmara Bölgesi'nde sıkıyönetim var. Güvenlik gerekçesiyle Alman siyasetçilerin tepkisini çekebilecek aydınlar Anadolu'da ikamete zorlandılar. Çok azı İstanbul'da kalabildi. Çorum, Yozgat ve Kırşehir'e yerleştirildiler. Bu zorunlu ikamet Anadolu'nun ne kadar büyük bir kazancıdır aslında. Çorum'un operayla, Yozgat'ın tangoyla tanıştığı dönemler. Yozgat'ta mahalle takımlarına antrenörlük yaptılar. Çorum'da aşevi açıp yaşlı ve muhtaçları kolladılar. Kırşehir Terme kaplıcalarını bulan Baade'ye fahri hemşehrilik beratı verilmesi Menderes'i kıskandırmıştı. Anadolu halkı da sevdi onları. Çorum'da kira bile almadan evlerinde bu insanları oturtanlar vardı.

Güzel sanatlar alanında da pek çok yeniliğe imza atıldığını anlatıyorsunuz. O dönemdeki hangi heykeli sanatsal bulabiliyoruz söyler misiniz? Heykel demek hep liderin at üstündeki görüntüsü demek mi?

Yeniliğe bir yerden başlayacaksınız. Osmanlı'nın yükselme döneminde sanata verilen önem yerini daha sonra resim, heykel günahtır safsatalarına bırakmadı mı? Ayrıca Atatürk'ün "benim heykellerimi yapın" gibi bir emri filan da yok. Savaştan yeni çıkan bir ülke belki öylelikle kurtarıcısına teşekkür edebiliyordu. Dil Tarih'in önünde bulunan Mimar Sinan heykelinin yapılması Atatürk'ün yazılı vasiyetiydi.

Mülteci profesörlerden gerçekten tam olarak verim alabildik mi?

Aslında bu sorunuza en iyi yanıtı yine mülteci profesörler veriyor. Ünlü müzik adamı Lico Amar, Türkiye'den ayrılma kararı alıyor. Öğrencisi Hikmet Şimşek "Siz artık Türk'sünüz ve büyük saygı görüyorsunuz. Burada kalmalısınız." deyince Amar Türkiye'de istediklerini tam olarak yapamadığını, yetkililerin kendisine her konuda hak verdiğini ama sonuçta bir şey yapılmadığını anlatıyor. Ardından diyor ki: "Bir insanı hapishaneye koyarsın. Duvarlar çelik bile olsa kaçmak için elini, tırnaklarını kullanır. Duvarı delemese bile bir oyuk yapmayı başarır. Türkiye'de duvarlar lastikten. Yumruğunu vurunca içine giriyor, yumruğunu çekince eski haline geliyor." Amar, kendisine sürekli hak veren insanlarla bir yere varılamayacağını söylüyor.

Duvarları lastik ülke ha! Bu acı benzetmeyle Türkiye gerçeğini ifade etmiş Amar. Başka söze gerek yok. O günden bu güne değişen bir şey de yok çünkü.
NURÄ°YE AKMAN
01 Haziran 2008, Pazar

_________________
Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin...

Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..
Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine.
Önemseme kendimle olan savaşın galibine.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://med-cezir.eniyiforum.org
mcnn38
Admin
avatar

Erkek
Yaş : 36 Kayıt tarihi : 04/09/08 Mesaj Sayısı : 1871 Nerden : Geliyon İş/Hobiler : Yaşamak Lakap : GARİB

MesajKonu: Geri: [ Nüket Aşkın ] Lastik duvarlı ülke: Türkiye Paz 04 Ocak 2009, 11:31

"Nuriye Akman" herzaman ki gibi gazeteciliğini konuşturmuş..

_________________
Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin...

Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..
Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine.
Önemseme kendimle olan savaşın galibine.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://med-cezir.eniyiforum.org

[ Nüket Aşkın ] Lastik duvarlı ülke: Türkiye

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: DÜNYA VE ÜLKEMİZDE YAŞAM :: Sosyal Hayat & Medya :: RÖPORTAJ -

/

Yetkinforum.com | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Yetkinblog.com