Ay ve Güneş

/

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Video BölümüVideo Bölümü  
SIK KULLANILAN BÖLÜMLER
Tıkla Dinle Kutucukları & Maneviyat& Aşk ve Sevgi & Lakırdı Ovası & SEYR-i ALEM & DİVAN-I EDEBİYAT
GİTMEK İSTEDİĞİNİZ BÖLÜMÜN İSMİ ÜZERİNE TIKLAYIN
EN SON GÖNDERİLEN 10 MESAJ
Konu Yazan GöndermeTarihi
C.tesi 17 Haz. 2017, 13:04
Perş. 25 Mayıs 2017, 09:45
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:58
Cuma 12 Mayıs 2017, 09:56
Perş. 04 Mayıs 2017, 09:33
Salı 25 Nis. 2017, 09:47
Çarş. 19 Nis. 2017, 09:57
Perş. 30 Mart 2017, 09:46
Perş. 23 Mart 2017, 09:03
Ptsi 20 Mart 2017, 09:18

Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
mcnn38
Admin
avatar

Erkek
Yaş : 37 Kayıt tarihi : 04/09/08 Mesaj Sayısı : 1871 Nerden : Geliyon İş/Hobiler : Yaşamak Lakap : GARİB

MesajKonu: Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması Cuma 17 Ekim 2008, 15:57

Günlerden bir gün, mânânın bahar, maddenin de sonbahar mevsimini yaşadığı bir gündü. Konya’ya alışılmamış tipte meczup bir veli gelmişti. Adı Şems-i Tebrizî. Kâinatın her zerresinde, mahlukatın her cinsinde, duran ve hareket eden her maddede Allah’ın tecellisini gören bu zat o kadar kendinden geçmişti ki, nazar ettiği her noktanın yanmaması mümkün değildi. O, bütün bakışlarında aradan çekilir, âlemi seyredinin kim olduğunu gayet iyi bilirdi.


Ve nihayet beklenilen an gelmiş, Mevlâna, medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyip atının yularını tutan o ulu kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mânâ erine. Nazarı, Hazreti Mevlâna’nın yüz hatlarında geziyor ve dudakları şu cümleyi söylemekle meşgul oluyordu: “Söyler misin bana, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd-i Bestâmî mi büyük, yoksa ‘Yâ Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (sav) mi?”

Hazret-i Mevlâna bu tatlı ve ağır soruyu bir mânâ padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırıyordu: “Hiç şüphesiz ‘Seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazreti Muhammed, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd’den çok büyüktür.”

Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezelî dost, kimin kime mürid kimin kime mürşid olacağı belli olmayacak bir tarzda müştereken vahdet şerbetini içmeye başlamışlardır.

_________________
Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin...

Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..
Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine.
Önemseme kendimle olan savaşın galibine.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://med-cezir.eniyiforum.org
mcnn38
Admin
avatar

Erkek
Yaş : 37 Kayıt tarihi : 04/09/08 Mesaj Sayısı : 1871 Nerden : Geliyon İş/Hobiler : Yaşamak Lakap : GARİB

MesajKonu: Geri: Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması Çarş. 13 Mayıs 2009, 17:30

Her zaman olduğu gibi “vecd” ve “aşk”ın insan üzerine bıraktığı çekicilik vasfı yanında bu mutlak kıymeti kaybedeceği endişesiyle halkta kıskançlık dönemi başlar. Nitekim bu iki dost arasındaki muhabbet neticesinde de böyle olmuştur. Onları saran vahdet sarhoşluğunun yanında halkın dedikodusu da artmıştır. Şems’in kararlı tutumu, Mevlâna’nın teslimiyeti dış âleme bütün kapıları kapamıştır.

Buraya kadar gelmişken tasavvufta teslimiyet hakkında birkaç söz etmek gereklidir. Teslimiyet, müridin mürşidine madde ve mânâsı ile teslim olması demektir. Maddede her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, mânâda ise varlığının her zerresinde O’nu görmesi demektir. Esasen “Fenâ fi’ş-Şeyh” denilen, “mürşidde yok olma” makamı da budur.

Öyle bir haldir ki, nasıl damlayı ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili yazılan eserlerde teslimiyet şu veciz söz ile vurgulanır: “Teslimiyet; müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır.” Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular artık ortadan kalkar, söylenilen sözlere gönül kapıları açılır. Yapılan işaretler istikametinde reyler beyan edilir. Verilen emirler neye mal olursa olsun anında yerine getirilir.

Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır. Nitekim Hazret-i Mevlâna ile Şems arasında da bu muhabbeti çok açık olarak görebiliyoruz. (Hattâ Şems-i Tebrizî’nin ölümünden sonra, Mevlâna, -ölmüş olduğunu bildiği halde- kendisine “Şems Konya’ya geldi” diyenleri altınla taltif etmiş, “Şems’in ölümünü bildiğiniz halde bunlara niçin böyle muamele yapıyorsunuz?” diyenleri, “Onlar bana kimden bahsediyor, ençok sevdiğim mürşidimden değil mi? Ben onların yalan haberine bu bahşisi verdim. Şayet söyledikleri gerçek olsaydı canımı verirdim.” diyerek cevaplandırmıştı.)

_________________
Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin...

Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..
Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine.
Önemseme kendimle olan savaşın galibine.


En son mcnn38 tarafından Perş. 14 Mayıs 2009, 08:36 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://med-cezir.eniyiforum.org
mcnn38
Admin
avatar

Erkek
Yaş : 37 Kayıt tarihi : 04/09/08 Mesaj Sayısı : 1871 Nerden : Geliyon İş/Hobiler : Yaşamak Lakap : GARİB

MesajKonu: Geri: Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması Çarş. 13 Mayıs 2009, 17:33

Öyle bir devre başladı ki, Mevlâna, bütün dost ve arkadaşlarından ve Konya’nın ileri gelen zevâtından ayrılmış, medresesinde Şems ile birlikte sır kabuğuna çekilmişti. Bu hal zamanın insanını harekete geçirmiş, “Şems denilen bu adam gelip Mevlâna’mızı elimizden aldı” diye efkârı umumiyeye dedikodular yayılmıştı. Naz ve niyaz halinde bulunan bu iki mânâ sultanı her gün ayrı bir “Hak tecellisi” ile karşılaşmalarına rağmen, vuslatta firkat şart olduğu için Şems’in Konya’yı terk etmesi gerekiyordu. Bu dedikodular fırkatin zuhuru için Şems’in aniden Konya’dan ayrılmasına vesile olmuştur. Günlerden bir gün Tebrizli Şems gönlünü Mevlâna’ya bırakmış, maddesiyle başka diyarlara uçmuştur.

Mevlâna, derin hasret ateşleri içinde kıvranırken cemalinde her an Hakk’ı seyrettiği mürşidini aramaya koyulmuştu. Konya’ya gelip gidenden mecnun misâli “Şems, Şems!” diye soruyor, uçan kuşlardan haber arıyordu. Esasen bu arayış ve yanış Şems’in muhabbetinde yok oluştu. Mevlânâ’nın kemâli için bu ateş günden güne büyüyor, ikinci bir vuslat için sakin bir okyanus zemini halini alıyordu.

Beklenilen haber Konya’da yayılmaya başladı: “Şems Şam’da.” Haberi alan Mevlâna derhal oğlu Sultan Veled ile birkaç müridini birçok hediyelerle beraber Şam’a gönderir. Şam’da ahşap bir binanın loş odasında karşısındaki şahısla muhabbet eden Şems, gelenlere ilgi duymamış intibaını veren bir tavır alır. Sultan Veled, ruhundaki engin terbiye ile büyük velinin eline dudağını ve alnını kavuşturur ve “Sultanım evvelden varid olan bütün dedikodular için Konya’nın eşrafı ve bütün halkı özür beyan ediyor ve yüce şahsınızı Konya’ya davet ediyorlar.” der. Bu sözlere de rağbet göstermeyen Şems,Sultan Veled’i duymazlıktan gelir, muhabbetine devam eder. Ve gözünü parlatacak, ruhunu sonsuzluk ülkesine kadar yüceltecek sevgilisinin davet teklifini, Hak sözden başka bir söz duymayan kulağıyla işitir; Sultan Veled, “Efendimiz! Bütün bunların yanında sizi en az sizin kadar seven babam Mevlâna sizi Konya’ya davet ediyor.” der. Bu en güzel davet Şems’i Konya’ya uçurmuştur.

“Şems geliyor!” diye istikbâl için Konya’nın eşrafı ve halkı sokaklara dökülmüş, na’tlar, kasideler, ilâhiler ve Kur’ân-ı Kerim okunmaya başlanmıştı. İki Hak dostu yine karşı karşıyaydı. Mevlâna bu ezel ve ebed mânâ büyüğünü medresesine getirmiş ve onun için mutevazi bir köşe hazırlamıştır. Bu yolculukta Şems Sultan Veled’e mânevî sırlarını verdiğini ifade ediyor. Hazreti Mevlâna, mürşidi Şems’i, kendi terbiyesinde yetiştirdiği evlatlığı ve müridesi Kimya Hanımla evlendirir. Artık Şems tamamen Konya’lı olmuştur.

Konya’da geçen günler iki ezelî dostu daha da birbirine raptetmiş ve Mevlâna’nın kemâli için her türlü zemin hazırlanmıştır. Müridin vuslatı için mürşid-i kâmilin nazarı şarttır. Nasıl devekuşu, yumurtalarına uzaktan nazar ederek onları olgunlaştırıyorsa mürşid-i kâmil de müridine nazar ederek onu kemâle erdirir. Bu ikinci dönemde Şems, Mevlâna’ya bunu yapmış, “Nazar-ı Hak” ile onu doruk noktasına ulaştırmıştır. Bu dönemde de bu iki ezelî dostu çekemeyenler, dedikodu kazanını kaynatmaya başladılar.

Mevlâna’yı kemâle erdiren Şems’in şehadeti yaklaşmıştı. Bir gece medresenin etrafını sarmışlar, Mevlâna ile derin vahdet sohbetinde iken onları vahşet plânları ile bu denî âleme çekmişlerdi. Kapı çalınır ve Şems istenir. Gece karanlığında kapıyı açarak karanlığa karışan Şems, bir sayha atarak ortadan kaybolur. Şems’in sadece yerde birkaç damla kanına rastlanır. Bu hadise 1247 senesi Aralık ayının bir Perşembe gecesi olmuştu. Rivayetler Şems’in o gece şehit olduğunda kuvvet kazanıyor.
Şems-i Tebrîzî Hakkında daha fazla bilgi için bkz ; http://www.mollacami.net/forum/index.php/topic,5950.0.html


Bu devreden sonra Mevlâna artık yalnızdır. Ah-ı enîn ile günleri ve geceleri geçirir. Baştan başa aşk vadisi olan meşhur Mesnevî’sini bu dönemde kaleme almıştır.

Şems’in ahirete rıhletinden sonra onun ölümüne inanmak istemeyen Hazreti Mevlâna sanki her zaman gelecekmiş gibi bir bekleyiş içindedir. O da Şems’in şehadetini bilmesine rağmen varlığının her zerresine nüfuz eden Şems’in muhabbetini bu arayışla tatmin ediyordu.

Gördüğü her varlıkta, işittiği her ses ve sözde Şems vardı. Şems bir ayna olmuş, o aynada Mevlâna kendini seyretmeye koyulmuştu. Mevlâna “Ben o, o ben; onunla aramızda bir fark yoktur!” diyerek bu ilâhî gerçeği ifade etmeye çalışıyordu. Mevlâna bütün gecelerini kendi gönül âlemindeki Şems’in varlığı ile değerlendiriyordu ve bu gecelerde 7-8 gazel birden yazabiliyordu. Bu gazellerde önce “Hâmuş” mahlasını kullanmış, daha sonra da doğrudan doğruya Şems’in adını söylemişti.

Şam’a gitmiş, sözde, Şems’i arıyordu Mevlâna. Bu arayış, varlığında olan Şems’i arama idi. Onun için, zahirde onu bulamayacağını biliyordu. “Biz Şam’a canımızı vermiş, varlığımızı bağlamışız; üçüncü defa ki Rum’dan Şam’a koşuyoruz. Çünkü biz Şam’ın gece gibi karanlık zülfünden kokular sürünmüşüz.”

Sultan Veled’e göre Şam’a bir keklik gibi giden Mevlâna Konya’ya alıcı bir doğan gibi dönmüştü. Eğer Mevlâna Şems’i Şam’da bulmuş olsaydı, bu, Mevlâna için bir kayıp olmuş olurdu. Halbuki şimdi Mevlâna çoşkun ve cezbeliydi. Katre idi, çoşup deniz oldu. Yüce idi aşkla daha da yücelendi. Aradığı, kendinde göründü. Aşk denizi olup köpürüp dalgalandı.

Mevlâna’nın ayrılışından sonra Konya sanki boşalmış, ıssız bir harabeye, çöle dönmüştü.

Mevlâna’nın bundan sonraki irşad döneminde Kuyumcu Selahaddin isminde büyük bir veliye rastlıyoruz. Diğer yetiştirdikleri arasında oğlu Sultan Veled, Emir Süleyman, Çelebi Hüsamettin gibi büyük zevâtın olduğunu da görüyoruz.

Mevlâna devrin büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabî’nin evlâtlığı Sadreddin-i Konevî ile de sohbet etmiştir.

Zaman ilerledikçe Mevlâna’nın varlık ağacı (vücudu) zayıf ve nahif bir hale gelmişti. Hattâ bir gün hamamda solgun teni altında ortaya çıkan kemiklerine bakarak: “Bütün ömrümde kimseden utanmadım fakat şu zayıf vücudumdan utanıyorum; zira o bana çok hizmetlerde bulundu, bense ona istediği gibi bakamadım.” demişti.

Mesnevî’nin yazılması bitmiş ve artık Hakk’a yürüme zamanı da gelmişti. Son gazellerinde de, Mutlak Varlık’a bir an evvel kavuşma isteğinin heyacanı dalgalanıyordu.

Yıl 1273... Maddenin ve mânânın kış mevsimi idi. Büyük velinin rıhlet zamanı geldi. Konya’da depremler, ardı arkası kesilmeyecek şekilde çoğalmıştı. Gene bir gün deprem olmuş, yer yerinden oynamıştı... Mevlâna o gün; “Korkmayınız; yerin karnı acıktı; şu günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşaallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz!” buyurdu. Bu depremden birkaç gün sonra ağır bir ateşle yatağa düşen Hazreti Mevlâna bütün Konya’nın havasını üzüntüye garketmiş, onları firkat gözyaşları ile başbaşa bırakmıştı. Son gece Hazreti Mevlâna yatağından hafifçe doğruldu ve oğlu Sultan Veled’e “Veled oğlum ben iyiyim artık. Git yat. Biraz dinlen.” dedi. Sultan Veled istemeyerek itaat etti. Mevlâna arkasından son gazelini okuyor, Çelebi Hüsamettin de kaleme alıyordu.

“Biz geceleri ta sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. İstersen gel bağışla bizi istersen gel cefa et bize.”

“Bir dert ki, ölümden başka devası yok. Ben nasıl olur da bu derde deva bul derim.”

“Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim tabutumun yazısı ebedîliktir.”

diyen Hazret-i Mevlâna, son sözleri arasında 17 Aralık 1273 pazar günü sevgilisine kavuşmuştu. Rahmeti bol olsun! Himmeti üzerimizden eksik olmasın. Âmin

_________________
Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin...

Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..
Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine.
Önemseme kendimle olan savaşın galibine.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://med-cezir.eniyiforum.org
karinca

avatar

Kadın
Yaş : 26 Kayıt tarihi : 11/01/09 Mesaj Sayısı : 29 Nerden : kayseri İş/Hobiler : Lakap :

MesajKonu: Geri: Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması Çarş. 13 Mayıs 2009, 17:53

Aminn...elinesağlık
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content





MesajKonu: Geri: Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile karşılaşması

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ay ve Güneş :: ABİDE ŞAHSİYETLER :: Evliya Hayatları :: Mevlana -

/

Yetkinforum | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Kendi blogunuzu yaratın